|
||||
|
Makale
YARGITAY UYGULAMASI IŞIĞINDA MANEVİ TAZMİNAT MİKTARININ BELİRLENMESİNDE TARAFLARIN SIFATI, İŞGAL ETTİKLERİ MAKAM, DİĞER SOSYAL VE EKONOMİK DURUMLAR*
Doç. Dr. Hasan AYRANCI
Kişilik hakkının hukuka aykırı tecavüzlere karşı korunması gerekmektedir. Bu korumaya ilişkin düzenlemelerden olan Türk Borçlar Kanunun 49. maddesine göre, kişilik hakkının hukuka aykırı şekilde ihlalinin manevi zarar doğurması halinde bu zarar tazmin edilir[1].
Kişilik hakkının ihlalinden doğan zarar bir manevi zarardır. Bu zararın tazmini gerekmektedir. Manevi zarar, “bir kişinin, parayla ölçülemeyen şahısvarlığındaki iradesi dışında oluşan eksilmeyi ifade etmektedir”[2].
Sözü geçen düzenlemeye göre zararın tazmini bir miktar para ödenmesi şeklinde olabilir. Manevi zararın para ile giderilmesi yolu bu zarar türünün niteliği itibariyle uzun süre yadsınmıştır. Ancak, liberal ekonomik anlayışın yaygınlaşmasıyla manevi tazminat olarak bir miktar paraya hükmedilmesi daha anlaşılır ve uygulanır hale gelmiştir.
II. MANEVİ ZARARIN PARA İLE TAZMİN EDİLMESİ ÜZERİNDEKİ TEREDDÜTLER
Manevi zararın bir miktar para ödenerek telafi edilmeye çalışılması yaklaşımı sonuçlarını tam olarak doğurmamıştır. Zira, manevi zararın para ile tazmin edilmesi kabul edilmekle birlikte tazminat miktarı dikkat çekecek kadar düşük takdir edilmektedir[3]. Bu temel eğilimin sebebi, mahkemelerin ve öğretide bazı yazarların[4] manevi tazminatın para olarak ödenmesinin başka bir telafi yolunun bulunmadığı hallerde mümkün olacağını düşüncesi taşımalarıdır.
Gerçekten de mehaz İsviçre Borçlar Kanunun 49/I. maddesi kişilik hakkının ihlali halinde başka bir telafi yolu bulunmadığı takdirde bir miktar paranın manevi tazminat olarak hükmedileceğini düzenlemektedir. Bu düzenlemeye göre manevi tazminatın para olarak hükmedilmesi ikincil (subsidiär) bir nitelik taşır[5]. Ancak, Türk Borçlar Kanununun 49. maddesi İsviçre Borçlar Kanununun 49/I. maddesinden farklı düzenlenmiştir. Türk Hukukunda İsviçre Hukukundan farklı olarak manevi tazminatın bir miktar para ile giderilmesi ikincil bir nitelik taşımamaktadır[6].
Bunların dışında basın yoluyla kişilik haklarının ihlali nedeniyle açılan tazminat davalarında basına verilen görevler nedeniyle basın özgürlüğünün kamu yararı sebebiyle hukuka uygunluk sebebi kabul edilmesi ve bu yolla hukuka aykırılığın bulunmadığı kanısının hakim olması manevi tazminatın alanını sınırlamaktadır.
Basın yoluyla kişilik hakkı ihlallerinde uygulamanın cevap ve düzeltme hakkını ön planda tutması, manevi zararın para ile telafi edilmesine ilişkin normun fiilen ikincil nitelik taşımasına yol açmaktadır. Böylece Borçlar Kanunun 49. maddesi “adeta bir düzenleme” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Borçlar Kanunun 49. maddesi “bir miktar paranın” manevi tazminat olarak ödenebileceği açıkça düzenlemiştir. Bu tazminatın miktarının takdiri hakime bırakılmıştır.
Borçlar Kanunun 49/II. Maddesi “maddi nitelikte olmayan kişilik” hakkı ihlallerine “özgü” bazı ölçütler getirmiştir[7]. Söz konusu bu ölçütler aslında BK m.43 ve 44’ün özel düzenleme konusuna uyarlanmış ve tek tek sayılmak suretiyle düzenlenmiş halinden başka bir durum oluşturmamaktadır[8].
Borçlar Kanunun 49/II. maddesine göre hakim tazminat miktarını belirlerken tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve ekonomik durumlarını dikkate alacaktır.
Söz konusu düzenleme manevi tazminatın para olarak belirlenmesinde hakime geniş bir ölçütler dizini vermektedir. Ancak, Türk Yargı hayatı bakımından uygulamanın Kanunla verilen bu çeşitli ölçütlerden yararlanmadığı ya da görünüşte bir yararlanmanın var olduğu gözlemlenmektedir.
Manevi tazminat miktarını hakim belirler. Hakim zararı ve tazminatı takdir ederken tarafların sıfatı, işgal ettikleri makam ile diğer sosyal ve ekonomik durumlar dışında ihlalin ağırlığı, kusurun ağırlığı, ihlal edilen kişilik değerinin önemi, ihlalin ani veya sürekli olup olmadığı, zarar görenin kusuru gibi kriterlerde değerlendirilecektir. Ancak çalışma konumuz bakımında burada daha önce ayrıntılı olarak değerlendirilmemiş bulunan tarafların sıfatı, işgal ettikleri makam ile diğer sosyal ve ekonomik durumlar incelenmiştir[9].
Aşağıda incelemiş olduğumuz ölçütlerle manevi tazminat miktarının kişiye göre belirlenmesi manevi zararın niteliğinden kaynaklanmaktadır. Esasen bu ölçütler manevi tazminatın miktarını belirlemekte kullanılmaktadır. Zira, maddi zarardan farklı olarak manevi zarar doğrudan doğruya malvarlığında azalma şeklinde kolayca belirlenip ortaya çıkarılamaz. Bu nedenle bu tür ölçütlerle değerlendirme bir zorunluluktan kaynaklanmakta olup eşitlik fikrine aykırı değildir[10].
1. Hukuka Aykırılık ve Hukuka Uygunluk Sebebi Olarak
Borçlar Kanunu manevi tazminatın belirlenmesinde ihlalde bulunan kişi ile bu ihlalden manevi zarar görmüş bulunan kişinin sıfatlarının dikkate alınmasını açıkça düzenlemiştir.
Ancak kişilik hakkının ihlalinin ağırlığı ve kusurun ağırlığının tespiti bakımından tarafların hangi sıfatı taşıdığı konusu başka bir husus olarak değerlendirilmelidir[11].
Kişilik hakkının ihlalinin hukuka aykırılığı bakımından tarafların sıfatı da bu kapsam da değerlendirilmeyecektir. Zira, kişilik hakkını ihlal eden veya edilen, sıfatı nedeniyle, ihlalde bulunmuş olabilir veya ihlale maruz kalmış olabilir. Bu tür durumlarda sıfatın manevi tazminat doğurup doğurmayacağı ayrı bir konudur[12].
Bu açıdan öğretide kişilik hakkı ihlal edilen kişinin “kamu oyunun dikkatini devamlı olarak çeken kişiler”, “kamu oyunun dikkatini geçici olarak çeken kişiler” ve “anonim kişiler” ayırımı yapılmaktadır[13].
Bu ayırım yapılan eylemin hukuka aykırılık açısından değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Buna göre, örneğin kamu oyunun dikkatini devamlı çeken kişi sıfatını taşıyan bir siyasi kişinin özel yaşam alanı daralmıştır. Böylece bu kişinin yeteneksiz olduğu, halkın güvenine layık olmadığı daha önceki mesleki yaşamında da başarısız bir kişi olduğu gibi açıklamalar kamu yararı nedeniyle hukuka uygunluk sebebi oluştururlar[14] ve manevi tazminata yol açmazlar.
2. Manevi Tazminat Miktarının Belirlenmesinde
Kişinin sıfatı, kişinin topluma karşı adının önüne koyduğu nitelemeyi ifade etmektedir. Örneğin sanatçı kişi deyiminde sanatçı olmak kişinin bir niteliğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde siyasi bir partinin genel başkanı yada gurup başkanvekili olmak yine kişinin sıfatını ifade etmektedir.
Kişinin söz konusu sıfatı nedeniyle toplumca bu kişiye verilen özel bir anlam ve nitelik bulunmaktadır. Şu halde bir sanatçının toplum kesimleri tarafından tanınma oranı ile bu kişiye duyulan saygı, sevgi, ilgi gibi insani duygular kişinin sıfatının belirlenmesinde dikkate alınacaktır.
Manevi tazminat miktarı tayin edilirken, somut örnek bakımından, sanatçıya duyulan hayranlık, sevgi, ilgi ve bu duyguları taşıyan halk kesiminin büyüklüğü önem taşımaktadır.
Şu halde örneğin davacının milletvekili olması, davalının gazeteci olması[15] tarafların sıfatını belirtmektedir. Aynı şekilde milletvekili ve iş adamı örneği verilebilir[16].
Manevi tazminat talebinde bulunan taraf kadar bu talebin muhatabının sıfatı da önem arz etmektedir. Kişilik hakkını ihlal eden davalının toplum tarafından algılanış şekli tazminat miktarının belirlenmesinde göz önüne alınır.
Manevi tazminat talep edilen taraf bakımdan toplum kesimleri tarafından sözüne itimat ve itibar edilmek, kişilik hakkını ihlal ettiği konu bakımından uzmanlığının bulunulduğunun düşünülmesi, daha önce benzer konularda isabetli ve takdire değer açıklamalar yapıldığının düşünülmesi ve benzeri duygu ve düşünceler yanında bu duygu ve düşünceyi taşıyan kişilerin toplum içindeki sayısı/oranı değerlendirmede dikkate alınmalıdır.
Kişinin ünlü olması bu tür bir sıfat başlığı altında değerlendirilebilir[17].
Yargıtay bir kararında “Yargıtay HGK kararında “...Yeri gelmişken burada konuya diğer bir yönden, tarafların sıfatı yönünden yaklaşılmasında da yarar vardır. Çünkü, davacı dava dilekçesinde kendisinin, Anayasa'nın 56/3. maddesine göre demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğelerinden sayılan bir partinin genel başkanı sıfatıyla gerekli denetim görevini yaptığını ileri sürmüştür....” denerek tarafların işgal ettikleri makam dikkate alınmıştır[18]. Burada da tarafların sıfatı ile tarafların işgal ettikleri makam karıştırılmıştır.” şeklinde karar vermiştir[19].
Görüldüğü gibi hem kişilik hakkını ihlal eden hem de kişilik hakkı ihlal edilen bakımından “tarafların sıfatı” tanımlaması kişinin sahip olduğu statü nedeniyle toplumda hakim olan bazı nesnel olmayan duygu, düşünce ve kanıları ifade etmektedir. Buna ek olarak bu duygu düşünce ve kanaatları taşıyan kişi sayısı ayrıca önem taşımaktadır.
Manevi tazminata yol açan kişilik hakkının ihlaline ilişkin olarak taraf sıfatı için yukarıda belirtilen ölçütlerden kanaatimizce manevi tazminatın belirlenmesinde de yararlanılabilir. Örneğin kamunun devamlı olarak dikkatini çeken bir kişinin kişilik hakkı ihlal edildiğinde, ihlalin niteliği de dikkate alınarak, kişinin kamunun dikkatini çekme sebebi ve somut olayın durumu dikkate alınarak daha düşük tazminat miktarlarına hükmedilebilir.
Bu bakımdan kişinin sıfatı manevi tazminat miktarının duruma göre yüksek belirlenmesine veya düşük belirlenmesine yol açabilir.
Örneğin, Yargıtay bir kararında davalının görevli olması nedeniyle manevi tazminatın miktarının düşük tutulması gerektiğini karara bağlamıştır[20]. Somut olayda tarafın işgal ettiği makam anlamına gelen görev ile tarafın sıfatı arasındaki belirsizlik de dikkat çekicidir. Bu tür sosyal konum ve olgular birbirinden kavramsal düzeyde kesin sınırlarla ayırd edilmesi zaman zaman büyük güçlük arzetmektedir.
Somut olayda taraf sıfatı bakımından, söz konusu görevli kişinin eleştiriye maruz kalınacak bir yerde olması önemlidir. Esasen bu konumu kendisi rızasıyla meydana getirmiştir. Sürekli eleştiri konusu yapılan bir sıfatı taşıyan herhangi bir kişi bakımından bu eleştiri yapılırken sınır zaman zaman geçilebilmektedir. Sınırlar belirsizleşebilmektedir. Sınırın her aşıldığı durumda eleştiriye maruz kalınacak bir sıfat taşımayan kişi için takdir edilecek tazminat miktarı bu kişi için tayin edilmemelidir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus somut örnek bakımından bir siyasi kişiye karşı yapılan eleştirilerin sınırının aşılmasıdır. Yoksa bu siyasi kişinin bu özelliği ile herhangi bir ilgisi olmayan bir konuda kişilik hakkının ihlal edilmesi ya da kişilik hakkı ihlalinin doğrudan doğruya ağır bir sınır ihlali olması halinde bu durum manevi tazminat miktarının daha az takdir edilmesine yol açmaz. Aksine, olayın ve ihlalin durumuna göre daha büyük miktarlarda tazminatın belirlenmesine yol açabilir.
C. Tarafların İşgal Ettikleri Makam
Kanunun işgal ettiği makam deyimiyle daha çok bürokratik hiyerarşi içinde bulunan kişi kastetmektedir. Ancak, Kanunun tarafların işgal ettikleri makam nitelendirmesi ile gerek kamuda gerekse özelde kişilerin toplumsal hiyerarşi içinde bulundukları konumu hedeflediği de söylenebilir (teleolojik yorum).
İlk bakışta örnek yerindeyse şube müdürü ile şef veya gişe memuru arasında kişilik hakkının ihlali halinde ödenecek manevi tazminat miktarı bakımından fark yaratılmak istenmiş gibi görünse de konu daha yakından incelendiğinde bu değerlendirmenin daha açık bir şekilde yapılması ve amaç bakımından sınırlandırılması (teleolojik sınırlandırma) gerekmektedir.
Kanunun nitelemesi ile işgal edilen makam bakımından da toplumun değer yargıları önem arz etmektedir. Soyut olarak kişilik hakkı ihlal edilen kişinin hangi makamda olduğunun tazminatın tayininde bir önemi bulunmamaktadır. Aksine, işgal edilen makamın toplum tarafından algılanışı tazminatın miktarında önem taşımaktadır. Yoksa makam nedeniyle o kişinin toplum tarafından algılanışı değerlendirme dışında bırakılacaktır.
Bu bakımdan kişinin cumhurbaşkanlığı, başbakanlık[21], bakanlık[22], genel müdürlük veya bir sivil toplum örgütünün tanınan bir temsilcisi olması bakımından dahi farklılıklardan söz edilebilecektir. Ancak bu değerlendirmede söz konusu görevleri yerine getiren kişinin toplumca saygınlığı bu başlık altında ve işgal ettiği makam deyimi açısından değerlendirilmeyecektir.
Yargıtay bir kararında “Dava yayın yolu ile kişilik haklarına saldırı nedeni ile manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı Danıştay üyesi olup Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu üyeliği görevi nedeni ile dava konusu yayınla kişilik haklarında saldırıya uğramıştır...Davaya konu işte yayın yolu ile saldırının ağırlığı ve yukarıdaki ilkeler gözetildiğinde davacı için takdir edilen 40.000.000 lira manevi tazminat çok azdır. Daha uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır”[23] şeklinde karar vermiştir.
Yargıtay karşı oy açıklamasında “...özellikle davacının mensup olduğu partinin Milas İlçesi Güllük Belde Başkanı seviyesinde suçlanan partili olduğu da düşünüldüğünde...”[24] denerek kişinin işgal ettiği makamdan söz etmektedir.
Davacının bir hizmet bakanı olması[25] bir Yargıtay kararı karşı oy açıklamasında değerlendirilmiştir. Davada “Davacı olay tarihinde ve halen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir hizmet bakanıdır. Böyle bir görev politikada varılacak önemli bir aşamadır. Bu düzeye gelinebilmesi için genel olarak politikada bazı olumlu değerlere sahip olmayı zorunlu kılmaktadır. Somut haberle, bu değerlerde önemli ölçüde bir zedelenmenin meydana geldiği tartışmasız kabul edilmelidir.” şeklinde karar verilmiştir.
Kişinin işgal ettiği makam nedeniyle yapılan ihlalden zarar görmesi halinde söz konusu işgal edilen makam tazminatın düşük belirlenmesine yol açma ihtimali bulunmaktadır[26].
Buna karşılık zaman zaman kişilik hakkı ihlali uğrayan tarafın işgal ettiği makam (konum) tazminat miktarının daha yüksek belirlenmesine yol açmaktadır[27]. Örneğin Yargıtay bir kararında, “Şöyle ki, davacı bir başbakandır. Davalının yaptığı açıklamalarda kişilik haklarına ağır bir saldırı olduğu açık iken, davacı yararına hükmedilen tazminat miktarı ....000 liradır. Daire çoğunluğu bunu çok görmekle açıklamaların doğruluğunu kabul etmiş bulunmaktadır. Yoksa bu konumdaki bir kişi için paranın bu günkü alım gücü gözetildiğinde, fazla olmadığı açıktır.”[28]
Yargıtay başka bir kararında “Davacı Yargıtay üyesi olup Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu Üyeliği görevi edeni ile dava konusu yayınla kişilik haklarında saldırıya uğramıştır....Yukarıdaki ilkeler gözetildiğinde davacı için takdir edilen ....000 lira manevi tazminat azdır. Daha uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır.”[29]
Ve, “Bu bağlamda; somut olayda taraflar temel anayasal organlardan biri olan yargıya mensup, Hakim ve Savcı olarak görev yapan kişilerdir. Tarafların bu sıfatları, mali ve içtimai durumları, eylemin niteliği nazara alındığında manevi tazminatın miktarının az yukarıda açıklanan ilkeler gözönüne alınarak takdiri gerekmektedir”[30] şeklinde karar verilmektedir.
Bir Yargıtay kararı karşı oy açıklamasında da görüldüğü gibi, Yargıtay zaman zaman tarafların işgal ettikleri pozisyonun karşılıklı olmasını manevi tazminat konusunda bir değerlendirme ölçütü olarak kullanmaktadır. (Davacı hakaret edilen partide yöneticidir. Davalı da bu parti mensupları için hırsız ve utanmaz sıfatını kullanmıştır[31].
Yargıtay bir kararında “Bu bağlamda; somut olayda taraflar temel anayasal organlardan biri olan yargıya mensup, Hakim ve Savcı olarak görev yapan kişilerdir. Tarafların bu sıfatları, mali ve içtimai durumları, eylemin niteliği nazara alındığında manevi tazminatın miktarının az yukarıda açıklanan ilkeler gözönüne alınarak takdiri gerekmektedir.”[32]
Diğer durumlar (Ne var ki, eylemde bulunan hakimin haksızlığının kabul edilmiş olmasının mağdur savcıyı zaten huzura kavuşturduğu, böylece kişinin kısmen tatmin edilmiş olduğu gözönüne alındığında, zarar görenin bir meslektaşının eylemi nedeniyle sarsılan mesleki itibarının herhalde para ile ve tüm olarak onarılacağını düşünmenin de bir bakıma onun kişiliğine ve yargı görevine saygısızlık anlamını taşıyacağı da unutulmamalıdır. Tazminatın miktarının davacının kişilik değerini artırmayacağı gibi azaltmayacağı da ortadadır. Burada menfaatler arasındaki ince dengenin yakalanması, manevi tazminatın amacına uygun değerlendirilmesi, hak ve nesafet kurallarına uygun olması ve daha da önemlisi toplumsal anlamda ve anayasa karşısında hassas ve apayrı öneme sahip aynı meslek mensupları arasında biri yararına zenginleşme, diğeri zararına da fakirleşme ölçüsüne varacak bir takdirden de kaçınılması gerekir.)[33]
Somut olaylar bakımından çoğu kez tarafların sıfatı ile işgal ettikleri makam aynı olayda söz konusu olmaktadır. Zira, özel bir sıfat taşıyan kişilerin çoğu zaman işgal ettikleri bir makam sahibi olmalarıdır.
“Davaya konu olan işte tarafların siyasi konumu, kullanılan sözler ve yukardaki ilkeler gözetildiğinde hükmolunan miktar fazladır. Daha alt düzeyde manevi tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır.”[34]. Burada her iki tarafın siyasetçi olması manevi tazminatın düşük takdir edilmesine yol açmıştır.
Manevi tazminatın para olarak tayininde diğer sosyal ve ekonomik durumlar dikkate alınır[35]. Bu anlamda olmak üzere ihlale maruz kalanın sosyal mevkii, öğrenim derecesi ve ekonomik durumu dikkate alınmak gerekmektedir[36].
Diğer sosyal durumlar yukarıda sayılanlar dışında her bir olay bakımından farklı şekillerde ortaya çıkabilen ihlalin ağırlığını ve dolayısıyla kişide yaratılan manevi ızdırabı artıran unsurlardır.
Örneğin kendi köyünde yaşayan bir köy kişisinin maruz kaldığı kişilik hakkı ihlali, bu ihlalin türü bakımından o dar bölge için durum değerlendirildiğinde büyük bir manevi yıkıma yol açabilmektedir.
Benzer şekilde refah içinde olan ve kişilik hakkı ihlal edilmesi nedeniyle manevi tazminat isteyen taraf bakımından hükmedilecek manevi tazminat miktarının bu kişiye tatmin etmeyeceği bu nedenle para ödenmesi yerine kınama kararı verilmesi mümkündür[37].
Diğer sosyal durumlar başlığı altında değerlendirilebilecek bir konuda Yargıtay, “Somut olayda davacı alacaklı bankaya karşı borçlu olan şirketi temsile yetkili müdürlerden biridir ve aynı zamanda takip konusu borcun kefilidir. Borç aldıkları paranın borçlanma belgesinin eksiksiz düzenlenmesini temin etmek durumundadır. Bu eksikliği düzeltmediği gibi itiraz dilekçesinde itiraz sebebi yapmıştır. Usulüne uygun mal beyanında bulunacak müdürlerden biri olduğu halde mal beyanında bulunmamıştır. Diğer müdürün icra dosyasındaki beyanı hakkında da istihkak iddiası vardır. İcra İflas Kanunu'nun ceza tayin eden hükümleri borcun ödenmesini temine yönelik ve borcun ödenmesi zamanı ile dengeli sonuçları olan düzenlemelerdir. Alacaklı bankanın yaptığı borcun ödenmesini temin etmek için bir tazyik tedbirine başvurmaktan ibarettir. Bu özellikler gözetildiğinde takdir edilen tazminat çok fazladır. Daha uygun bir tazminat takdir edilmek üzere karar bozulmalıdır.”[38] şeklinde karar vermiştir.
Görüldüğü gibi, herhangi bir sosyal durum yerine göre tazminat miktarının belirlenmesinde önem taşıyabilmektedir.
Kanun koyucu isabetli bir yaklaşımla daha önce kişilik hakkı ihlaline uğrayan kişinin sıfatı ve işgal ettiği makamı tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınması zorunlu ölçütler olarak getirirken, örnekteki gibi her bir somut olayda bulunan kişilerin durumları, olay mahalli, o mahaldeki adetler, o mahalde bulunan psikolojik refleksler vs gibi pek geniş bir alanı değerlendirme ve bu değerlendirmeyi tazminat miktarına yansıtma imkanı getirmiştir.
Nitekim Yargıtay bir kararında, “Davayı konu olan bu işte olayın akışı, kullanılan sözlerin niteliği, tarafların konumları ve yukarıda anılan ilkeler gözetildiğinde mahkemece hüküm altına alınan miktar fazla olup, daha alt düzeyde bir manevi tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır”[39] şeklinde karar vermiştir.
Aynı şekilde kamu tarafından tanınan kişilerin kişilik hakkının ihlali halinde meydana gelen zarar, kamu tarafından tanınmayan kişilerin zararı ile aynı olmaz. Bu durum bazı kişilerin kişilik hakkının diğerlerinden daha önemli ve korunması gerekliliği niteliği doğurmaz[40].
Bu nedenlerle Yargıtayın tarafların sıfatı ile diğer sosyal durumları karıştırması isabetli değildir[41].
Başka bir Yargıtay kararına yazılan karşı oy açıklamasında “Davacı, sosyal ve ekonomik yönden üst düzeyde bulunan bir kimsedir. Hükmedilecek tazminatın, onda zenginleşmeye neden olacağı düşünülemez. Aksine yapılan saldırı sonucu kaybettiklerini gidermesi dahi mümkün değildir[42]” denerek kişilik hakkı ihlal edilenin sosyal ve ekonomik durumu zenginleşme yasağı bağlamında ele alınmıştır.
Benzer şekilde Yargıtay, “...Davaya konu olan işte tazminat istemine neden olan yayının yapıldığı "Gazete 07" gazetesinin yerel nitelikli ve tirajının düşük olması, dağıtım çevresinin sınırlı bulunması, olayın gerçekleşme biçimi, yayının içeriği ve yukardaki ilkeler gözetildiğinde hüküm altına alınan manevi tazminat miktarı fazladır. Daha ılımlı bir miktar manevi tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır.”[43]
Diğer ekonomik durumlar da tazminat miktarını belirlenmesinde dikkate alınacaktır. Bu anlamda olmak üzere davacı ile davanın ekonomik yaşam kaliteleri ve bu bağlamda gelir miktarları değerlendirmede dikkate alınacaktır.
Tarafların gelir durumu, bir yandan davalı kişilik hakkını ihlal eden bakımından önem arz etmektedir. Zira, ödenecek manevi tazminatın ihlalde bulunan kişiyi muzayakaya düşürmeyecek bir miktarda bulunması gerekmektedir. Maddi tazminatın tayininde değerlendirilen bu husus manevi tazminat bakımından evleviyetle geçerlidir. Manevi tazminat miktarının çok yüksek takdir edilerek kişilik hakkını ihlal edeni ekonomik açıdan mahvına sebep olmak caiz değildir.
Tarafların gelir durumu diğer yandan kişilik hakkı ihlal edilen bakımından önem taşımaktadır. Zira, tazminat yolu ile zenginleşme yasağı manevi tazminat bakımından da söz konusudur. Ancak, malvarlığı zararından farklı olarak manevi zarar bakımından zenginleşme yasağı tam olarak uygulanmamalıdır. Gerçekten, manevi bir zarara elem ve ıstıraba maruz kalmış bir kişinin bir miktar para ile zenginleşebileceği düşünülemez. Bu nedenle “felaketin özlenir olmaması” deyimiyle manevi tazminat miktarının düşük tutulmasına gerekçe oluşturulmaktadır. Bu tür bir gerekçenin isabetli olmadığı kanısındayız.
Kişilik hakkı ihlal edilenin gelir durumu ve yaşam standardı manevi tazminat yoluyla büyük oranda artırılamaz. Kişinin manevi ıstırabını karşılayacak kadar bir tazminat miktarı yeterli görülmelidir.
Nitekim bir Yargıtay karşı oy yazısında, “....000 lira manevi tazminatın ... Yasada öngörülen ölçütler, somut olaya uyarlandığında, davacı medya sahibidir. Davalı ise bir yayın organıdır. Bu belirlemeye göre özellikle davacının bir kişi olarak sosyal konumu bellidir. Yanların ekonomik güçleri de açıktır. Davalı için kullanılan sözlerinde kişili haklarına saldırı teşkil ettiği konusunda, yerel mahkeme ile daire arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Şu duruma göre, yukarda ki ilkeler, paranın alım gücü, eylemi caydırıcılığı gözetildiğinde yerel mahkemece takdir edilen miktarın uygun olduğu, kararın onanması gerektiği düşüncesindeyim.”[44]. denmektedir.
Borçlar Kanunun 49/III. Maddesi hakime olağanüstü bir takdir hakkı vermiştir.
Ancak, bu düzenleme Borçlar Kanunun 49. maddesine hakim olan temel anlayışı daraltacak, temel anlayışa dayalı olarak tayin edilecek tazminat miktarını azaltmaya gerekçe oluşturacak şekilde anlaşılmamalıdır.
İlke, manevi tazminatın para ile ödenmesidir. Bu miktar tayin edilirken Kanunda sözü geçen ölçütler değerlendirmede dayanak noktası oluşturur, hakimin kararını kolaylaştırır ve yargı uygulamasında yeknesaklık sağlar.
Kişilik hakkı ihlal edilen davacının para dışında başka bir tazmin türünü talep etmesi mümkündür. Bu durum Medeni Kanunun 25. maddesinde düzenlenmiştir.
Ancak, manevi zararın giderilmesi için para ödenmesi dışında bir yaptırımın manevi tazminat olarak nitelendirilemeyeceği de savunulmaktadır[45].
Bunun dışında hakimin para dışında bir manevi tazminat türüne karar verebilmesi için özel bir sebep bulunmalıdır.
* Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı.
[1] Anayasa Mahkemesi 11.02.1969 tarih ve E.1968/33 K.1969/12 sayılı kararıyla 49/I. maddenin iptali talebini reddetmiştir. Yüksek Mahkeme, “...Zararlar maddî veya manevî olabilir. Maddî zararların karşılanması zorunlu ve olağan iken çok kez acısı maddî kayıplardan daha ağır olan manevî zararların karşılanma yollarının kapalı tutulması elbette ki düşünülemez.... manevî zararların değerlendirilebilmesinde ve karşılanmasında paradan yararlanmaktan kaçınılamıyacağı ortadadır. Para, bu alanda eksiktir, yetersizdir; ancak daha iyisi ve elverişlisi bulunmadığı içindir ki aracılığından vazgeçilememektedir..... gibi gerekçeleri kararına dayanak yapmıştır.
[2] Serdar, İlknur, Radyo ve Televizyon Yoluyla Kişilik Hakkının İhlali ve Kişiliğin Korunması, Ankara 1999, 218; von Tuhr/Peter, Allgemeiner Teil des schweizerischen Obligationenrecht, Bd.I,, 3.Auflage, Zürich 1978, 126; Oğuzman/Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1994, 649> Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, 492, Kocayusufpaşaoğlu, Necip, Kişilik Haklarını Koruyan Manevi Tazminat Davasına ilişkin Yeni Gelişmeler, Sorumluluk Hukukunda Yeni Gelişmeler 1. Sempozyum, 145, 146,
[3] Aynı düşünce için bkz. Küçükgüngör, Erkan, Özel Yaşamın Medya Araçları ile İhlalinde Manevi Tazminat, ABD Sayı 1998/2, Yıl 55, 67-73, 73
[4] Serozan, Rona, Kişilik Hakkının Korunmasıyla ilgili bazı Düşünceler, MHAD 1977, 111
[5] HONSELL/VOGT/WIEGAND, Schnyder, Basler Kommentar, zum Schweizerischen Privatrecht, Obligationenrecht I, Aryt.1-529 OR, 3.Auflage, Basel Genf München 2003, Art.49, Nr.3.
[6] Türk Borçlar Kanunu Tasarısının (Ankara, 2005) 72. maddesinde aynı düzenleme bulunmaktadır.
[7] Kılıçoğlu, Ahmet, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, B.5, Ankara 2005, 306-307
[8] Kıyasen uygulama için bkz. Eren, 790
[9] bkz. Kılıçoğlu (Genel Hükümler), 306-307
[10] Bkz. Serdar, 310; Bar, Christian, NJW 1980, 1724; Eleştiri için bkz. Eren, Fikret, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.I, Ankara 1998, 790
[11] Taraf sıfatının bu açıdan dikkate alındığı Yargıtay kararı bakımından Bkz. Y HGK 09.02.1983 tarih ve 1979/4-1871 E. 983/121 K.
[12] Ayrıntılı bilgi için bkz. Kılıçoğlu, Ahmet, Şeref Haysiyet ve Özel Yaşama Basın Yoluyla Saldırılardan Hukuksal Sorumluluk, Ankara 1993 (Şeref Haysiyet), 150 vd. Ayrıca, Dosyadaki delillere göre, taraflar milletvekilidir. Milletvekili kısaca millet adına politika üreten milletin haklarını savunan onun mutluluğu ve güven içinde yaşamasını sağlayan siyasi temsilcilerdir. Bu görevini daha rahat ve özgürce yapabilmesi için kendilerine ekonomik sosyal ayrıcalıklarda tanınmıştır. Milletvekili siyasi bir kişi olarak toplumun yararına olan her konuda gereken biçim ve ölçüde tavır almak tehlikeyi önlemek haber vermek görevlileri göreve davet etmek sorumluluğu ve yükümlülüğü altındadır. Görevini yaparken siyasi sıfatı itibariyle sert eleştiriler yapabileceği gibi, aynı ölçüde eleştirilere muhatapta olabilir. Bundan dolayı da anonim kişilerden farklı bir konuma sahiptir. Diğer bir anlatımla alelade kişilerin muhatap olamayacağı eleştirilerle karşılaşabilir. Bu saptama onun taşıdığı kimliğin ve yürüttüğü görevin içeriğinden kaynaklanmaktadır. Siyasi eleştiri ve ithamların her zaman net biçimde kapsamı çizilmiş olamayabilir. Bu konuda küçük bir emarenin varlığı diğer kişiyi daha sert biçimde eleştirme hakkını verebilir. Bunun nedeni de kamunun yararının bulunmasıdır. Bu kavramda kişinin değil toplumun yararı üstün tutulur. ... Tüm bu saptama ve belirlemeler davalının yaptığı açıklama tümü ile doğru olmasa da bu konuda yaygın söylentiler ve haberler olduğu davalının da konumu itibariyle yine sıfatı ve görevi bilinen davacı için sertte olsa böyle bir açıklama yapmakla kişilik haklarına saldırıda bulunmadığı kabul edilerek davanın reddi gerekirken yazılı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir.. (Y 4.HD 10.3.1998 tarih ve 1997/10649 E. 1998/1489 K.
[13] bkz. Kılıçoğlu (Şeref ve Haysiyet), 152 vd.
[14] Kılıçoğlu (Şeref ve Haysiyet), 156
[15] Y 4.HD 15.6.1998 tarih ve 1998/1979 E. 1998/4736 K. karşı oy yazısı
[16] Y 4.HD 31.10.1995 tarih ve 1995/6860 E. 1995/8030 K. karşı oy yazısı
[17] “Zarar gören, ne kadar ünlü ise, failin kazancı da o kadar fazla olacaktır” (Serdar, 310).
[18] Y HGK 09.02.1983 tarih ve 1979/4-1871 E. 1983/121 K.
[19] Y HGK 09.02.1983 tarih ve 1979/4-1871 E. 1983/121 K.:09.02.1983
[20] Y HGK 24.10.2001 tarih ve 2001/4-1016 E. 2001/757 K.
[21] Y 4.HD 8.10.1998 tarih ve 1998/3837 E. 1998/7526 K. karşı oy yazısı
[22] bkz. Y 1.HD 27.12.1994 tarih ve 1994/6988 E. 1994/11776 K.
[23] Y 4.HD 16.3.1995 tarih ve 1994/7441 E. 1995/2279 K.
[24] Y 4.HD 23.5.1995 tarih ve 1994/7123 E.1995/4356 K. karşı oy yazısı
[25] Y 1.HD 27.12.1994 tarih ve 1994/6988 E. 1994/11776 K.
[26] “Davaya konu edilen olayın özelliğine, davacın yürüttüğü görevin gereği olarak eleştirilmiş bulunması ve yukardaki ilkeler gözetildiğinde hüküm altına alınan tazminat miktarı fazladır”.( Y 4.HD 21.09.1999) tarih ve 1999/3689 E. 1999/7367 K.
[27] Bu konu haberin doğruluğunun araştırılmaması ve ihlalde bulunanın kusurunun ağırlığı ile de ilgilidir (Oğuzman/Öz, 664)
[28] Y 4.HD 8.10.1998 tarih ve 1998/3837 E. 1998/7526 K. karşı oy yazısı
[29] Y 4.HD 16.3.1995 tarih ve 1995/513 E. 1995/2281 K.
[30] Y HGK 24.10.2001 tarih ve 2001/4-1016 E. 2001/757 K.
[31] Y 4.HD 23.5.1995 tarih ve 1994/7123 E. 1995/4356 K. karşı oy yazısı
[32] Y HGK 24.10.2001 tarih ve 2001/4-1016 E. 2001/757 K.
[33] Y HGK 24.10.2001 tarih ve 2001/4-1016 E. 2001/757 K.
[34] Y 4.HD 8.10.1998 tarih ve 1998/3837 E. 1998/7526 K.
[35] Serdar, 310; Öztan, Bilge, Kişiler Hukuku, Gerçek Kişiler, Ankara 1994, 160; Oğuzman/Öz, 664; Ayrıca bkz. Honsell/Vogt/Wiegand, Schnyder, Art.43 N.14 ve BGE 104 II 188 (Praxis 1978, 613)
[36] 4.HD 08.02.1986 tarih ve E.2008 K.3998 sayılı Karar (Serdar 310)
[37] Oğuzman/Öz, 664
[38] Y 4.HD 12.06.1997 tarih ve 1997/704 E. 1997/6634 K.
[39] Y 4.HD 08.04.1999, 1999/1256 E. 1999/2966 K.
[40] Serdar, 311; Oğuzman/Öz, 664; Ertaş, Şeref, Manevi Tazminatın Hukuki Niteliği ve Miktarının Tespiti, Postacıoğlu Armağanı, 96
[41] bkz. Y 4.HD 15.6.1998 1998/1979 E. 1998/4736 K.
[42] Y 1.HD 27.12.1994 tarih ve 1994/6988 E. 1994/11776 K.
[43] Y 4.HD 16.02.1995 tarih ve 1995/1285 E. 1995/1365 K.
[44] Y 4.HD 25.2.1999 tarih ve 1998/9677 E. 1999/1513 K. karşı oy açıklaması
[45] Bkz. Kocayusufpaşaoğlu, 180, bkz. Ayrıntılı bilgi için Kılıçoğlu (Şeref Haysiyet), 195-196