Son Güncelleme Tarihi 20.02.2007
 
ŞUBAT 2007-SAYI 60

Makale:

TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLERİN ANAYASAL STATÜSÜ

 

Dr. M. Tevfik GÜLSOY

 

 

I. Siyasal Partiler, Hukuk Ve Demokrasi

 

“Modern demokrasi, partiler demokrasisidir”[1]. Siyasal partiler, bir ülkede siyasal iradenin oluşumuna katkıda bulunan başlıca unsurlardandır. Bu yönüyle de, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurları olarak ifade edilmektedir[2]. Siyasal partiler yoluyla örgütlenmek, siyasal düşünce özgürlüğünün doğal bir uzantısıdır. Bunun başlıca nedeni, bir siyasal düşüncenin kendini kabul ettirebilmesi ve taraftar kazanabilmesinin en etkili yolunun siyasal parti biçiminde örgütlenmesi olmasındandır[3]. Siyasal partiler, siyasal fikirlerin bir parti biçiminde örgütlenmesinin ifadesi olduğundan, aslolan bir demokratik düzende serbestçe kurulmaları ve faaliyet göstermeleridir[4].

Ünlü Fransız siyaset bilimcisi Duverger’nin siyasal sistemleri anlamak için siyasal partileri merkeze alan yaklaşımı dikkat çekicidir. Duverger’ye göre, “Klasik anayasa hukukunu bilen, fakat partilerin rolünü bilmeyen bir kimse, çağdaş siyasal rejimler hakkında yanlış bir fikir sahibidir; partilerin rolünü bilen, fakat klasik anayasa hukukunu bilmeyen bir kimse ise, çağdaş siyasal rejimler hakkında eksik fakat doğru bir fikir sahibi olur”[5].

Modern anlamda siyasal partilerin ortaya çıkışları yeni olmakla birlikte, günümüzde sınırlı sayıda geleneksel ve azgelişmiş toplum hariç, siyasal sistemin niteliği ve karakteri ne olursa olsun, siyasal partiler çağdaş toplumların hepsinde birinci derecede rol oynamaktadırlar[6]. Bir siyasal sistemin işleyişinde bu kadar önemli ve belirleyici bir rol oynayan siyasal partilerin hukukça düzenlenmesinin son derece doğal olduğu, yani hukukun siyasal parti olgusuna kayıtsız kalamayacağı hemen akla gelebilir. Ancak, durum hiç de böyle olmamıştır.

Tarihsel süreçte, siyasal partiler hukuka ve anayasaya yabancı kurumlar olarak ortaya çıkmışlardır. Bu özelliğinden dolayı da, uzunca bir süre metajüridik (hukuk ötesi) özelliklerini korumuşlardır[7]. Gerçekten de, siyasal partiler 19. yüzyılda ortaya çıkan kuruluşlar olmakla birlikte, uzunca bir süre hukukun düzenleme alanına alınmamışlardır. Siyasal partilerin Anayasalarda ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yer almaya başladıklarını görebiliriz[8]. Bununla birlikte, siyasal partilerin faaliyetlerini yürütebilmesi, yine de bir hukuki zeminin varlığını gerekli kılmaktadır.

Siyasal partilerin hukuki durumu bakımından tartışma başlıca iki ana eksende meydana gelmektedir. Bu, aynı zamanda, dünyadaki uygulamalara paralel bir tartışmadır. Bir görüşe göre, siyasal partiler kamu hukuku kuruluşlarıdır ve bu yüzden onlara anayasa organı diyenler de bulunmaktadır. Dolayısıyla, devletin müdahale alanı içerisindedirler. Bunun aksi görüşe göre ise, siyasal partiler devletin müdahale alanı dışında olup, özel hukuk kuruluşlarıdır[9].

Bu iki ana yaklaşım ekseninde, uygulamada siyasal partilerin hukukça düzenlenmesinde iki uç alternatiften söz edilebilir. Buna göre, siyasal partiler ya hiçbir özel düzenlemeye tabi tutulmaksızın dernekler ve benzeri özel hukuk tüzel kişileri olarak kabul edilmiş, ya da anayasa ve özel bir kanunla düzenlemek suretiyle kendilerine özgü bir anayasal statüye bağlanmışlardır. Siyasal partilerin bu şekilde anayasal statüye bağlanması, çoğunlukla onların özel bir kanunla düzenlenmesi sonucunu da beraberinde getirmiştir. Bunun nedeni, siyasal partilerle ilgili düzenlemelerin bütün ayrıntılarının teknik olarak anayasada yer almasının mümkün olmamasıdır[10].

Günümüzde, siyasal partilere anayasalarında özel bir statü veren ülkelerin sayısı oldukça azdır. Bir diğer ifadeyle, tarihsel gelişiminde siyasal partilerin hukuki durumunun özel olarak belirlenmemesi geleneği ağırlığını korumaktadır. Zaten, yukarıda da ifade edildiği üzere, siyasal partilere anayasalarda yer verilmesi II. Dünya Savaşı’ndan sonra söz konusu olmuştur. Dolayısıyla, siyasal partilere özel bir anayasal statü verilmesi yeni sayılabilecek bir olgudur. Böyle bir eğilimin ortaya çıkışında, II. Dünya Savaşı öncesinde İtalya’daki Faşist Parti ile Federal Almanya’da ortaya çıkan Nasyonal Sosyalist Parti’nin totaliter rejimlere yol açan iktidarları önemli bir rol oynamıştır. Bu partiler, demokratik rejimlerde doğmuş ve faaliyet göstermiş olmalarına karşın, iktidarı ele geçirdiklerinde, yarışmacı parti sistemine ve demokratik rejime son vermişlerdi. Nitekim Savaş sonrası dönemde önce İtalya, daha sonra ise Federal Almanya, siyasal partilere özel bir anayasal statü vermek suretiyle bu yeni partiler hukukuna öncülük eden ülkeler olmuşlardır.

Bu ülkelerde siyasal partilere özel bir anayasal statü verilmesinde iki yönlü bir ilişkinin varlığı dikkat çekmektedir. Bu ilişki, demokrasinin korunması ile siyasal partilere anayasal güvence getirilmesine dayanır. Aynı ilişki biçimi, söz konusu eğilimi takip eden öteki ülkelerde de görülmektedir. Türkiye 1961 Anayasası ile siyasal partilere anayasal statü verirken, otoriter yönetimlerden çıktıktan sonra Yunanistan (askeri diktatörlüğün ardından), Portekiz (Salazar’ın ölümünden sonra) ve İspanya’da (Franko’nun ölümünden sonra) da bu ikili ilişki göz önünde bulundurularak aynı yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Yine, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra Doğu Avrupa ülkelerinde ve Mandela ile birlikte Güney Afrika’da aynı özellikle karşılaşılmaktadır[11].

Gerek siyasal partilere anayasal statü verme eğilimi gerekse bunun karşıtı olan geleneksel eğilimin demokrasi ile ilgili olarak meşruluk zemini önemli bir husus olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, siyasal partilerin hukuki statüsü ile demokrasi arasındaki ilişkiye ana hatlarıyla da olsa bakmakta yarar bulunmaktadır.

Siyasal partilerin hukuki statüsü, konu ile ilişkili olarak demokrasi bakımından başlıca iki yönden ele alınabilir. Bunlardan biri, kamu hukuku kuruluşları ya da özel hukuk kuruluşları olarak ele alınmasının demokrasiyle bağdaşma derecesi, diğeri ise, siyasal partilere anayasal statü verilmesi ile militan demokrasi arasındaki ilişkidir.

Tarihsel olarak, siyasal partiler başlangıçta dernek statüsündeydiler. Bunlar siyasal dernekler olup, bugün “parti” olarak adlandırdığımız bu kuruluşlar grup halinde siyasal faaliyetlerini yürütüyorlardı. Dolayısıyla, hukuk önünde diğer derneklerden farklı bir durumda değillerdi. Bu, aynı zamanda siyasal partilerin özel bir güvenceye sahip bulunmamaları anlamına gelmektedir. Yine bu oluşumlar, parlamento içtüzükleri bakımından “parti grupları” olarak bir resmi statüye sahip olmuşlardır. Sonuç olarak, siyasal partilerin hukuki varlıkları dernek ve parti grubu şeklinde olmuştur[12]. Günümüzde bu yaklaşım ağırlıklı olarak devam etmekle birlikte, seçim kanunlarında, parlamento içtüzüklerinde ve siyasal partilere devletin mali yardımını düzenleyen kanunlarda, siyasal partilere ciddi bir biçimde yer verilmesi söz konusu olabilmektedir. Bu, siyasal partilere özel bir hukuki statü vermekten kaçınan yaklaşımdır. Diğeri ise, II. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan bazı anayasalarda siyasal partilerin demokratik siyasal yaşamda oynadıkları rolün de belirtilerek açıkça tanınmaları eğilimidir. Bu eğilim, daha önce de ifade edildiği gibi, genellikle beraberinde siyasal partilerin kuruluş ve işleyişini düzenleyen özel kanunlar çıkarılmak suretiyle derinleştirilmektedir[13].

Siyasal partilerin devletin müdahale alanının dışında tutulmasını esas alan birinci yaklaşım, genel çerçevesi itibariyle şu gerekçelerle demokratik olarak nitelendirilmektedir: Siyasal partiler kendilerini özgürce düzenlemeli ve bu şekilde toplumun karşısına çıkmalıdırlar. Partilerin iç yapıları itibariyle demokratik veya hiyerarşik olması, bir partinin kendi tercihi olarak belirmeli ve bu şekilde toplumun beğenisini talep edebilmelidir. Asıl önemli olan, siyasal partilerin yarışacağı alanın parti rekabetine en uygun hale getirilmesi ve yarışmanın serbestliğinin sağlanmasıdır. Buna karşın, siyasal partileri düzenleme ve onlara yön verme yetkisini devlete verdiğinizde, ortada siyasal parti kavramı ve siyasal partinin kendisi kalmayacaktır. Oysa ki, siyasal partilerin kuruluşlarının ve faaliyetlerinin serbest olması gerektiği gibi, bazı istisnalar dışında kapatılmamaları da esas olmalıdır[14].

Siyasal partilere anayasal statü verilmesi yaklaşımı ise, bu durumun onların siyasal yaşamdaki özel önemlerinden kaynaklandığı tezine dayanmaktadır. Siyasal partilerin anayasa tarafından düzenlenmesi, onların bu özel önemleriyle orantılı birtakım anayasal güvenceler sağlanması amacına yöneliktir. Bir başka ifadeyle bazı anayasa koyucular, siyasal partileri herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden daha güvenceli bir hukuki statüye kavuşturmak isteyebilirler. Bu istek, siyasal partilerin anayasa ile düzenlenmesi sonucunu da beraberinde getirmiştir. Siyasal partiler özel bir anayasal düzenlemeye tabi tutulmasa bile, kanun koyucu parti faaliyetlerinin bazı yönlerini kanunla düzenlemek isteyebilmektedir. Partilere devlet tarafından mali yardım yapılması, partilerin kamuya ait kitle iletişim araçlarından yararlanması ve partilerin seçim harcamalarına ve bağış almalarına sınırlamalar getirilmesi gibi hususlar ilke olarak benimsendiği takdirde, bunların kanunla düzenlenmeleri zorunlu bir husus olarak karşımıza çıkacaktır. Dolayısıyla, günümüzde siyasal partilerin hiçbir özel anayasal ve yasal düzenlemeye tabi olmamaları düşüncesi, çağdaş demokrasiler bakımından gerçekçi olmaktan uzaktır. Önemli olan, bu tip düzenlemelerin aşırı derecede ayrıntılara girmekten ve tek tip bir örgütlenme modelini dayatmaktan kaçınmasıdır. Bu, çoğulcu demokrasinin mantığıyla çelişkili olacağından, siyasal partiler gevşek ve asgari bir anayasal ve yasal düzenleme çerçevesinde kendi iç yapılarını ve faaliyetlerini serbestçe belirleyebilmelidirler[15].

Her iki yaklaşımda dikkat çekici olan husus, parti içi demokrasinin partilerin kendi tercihleri doğrultusunda şekillenmesine ilişkin olarak ortak bir tutumu sergilemesidir. Buna karşın, iki ana yaklaşımın ayrıldıkları nokta ise, siyasal partilerin hukukla olan ilişkisidir. Bu noktada, siyasal partilerin hukukça düzenleme boyutu, her ülkenin rejimi bakımından yaşadığı gelişmelerle ilintilendirilebilir. Bir otoriter ya da totaliter diktatörlük deneyimi yaşamış veya bunun yaşanması korkusunun ağır bastığı ülkelerde siyasal partilere anayasal statü verilmesi veya özel hukuki düzenleme içerisine alınması eğilimi ağır basarken, bu tip krizlerden uzak durabilmiş ve böyle bir korkuyu az veya hiç hissetmemiş ülkelerde ise geleneksel siyasal parti-hukuk ilişkisinin devam ettirildiği görülmektedir. Bu, liberalizmin yerleştiği rejimler için geçerlidir[16] ve klasik örnekler arasında Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere sayılabilir.

Siyasal partilere anayasal statü verilmesi ile militan/mücadeleci demokrasi arasındaki ilişki bakımından ise, siyasal partilerin denetimi ile ilgili güçlü bir mekanizmanın kurulması durumu söz konusudur. Burada kurulan sistem, Çağlar’ın ifadesiyle “anayasal değerlerle sınırlı <<politik alan>> teorisidir. Bu teori, Carl Schmitt’in, Almanya’nın 1919 tarihli Weimar Anayasası ile şekillenen Cumhuriyeti’ni eleştirmesine dayanmaktadır. Bu Anayasa, demokratik siyasal sistemi kendini inkar edenlere “siyasal alan”ı açma eğilimini taşımaktaydı. Nazi egemenliği, bu bakımdan bir “Weimar Bozgunu”dur. 1949 Bonn Temel Yasası (Anayasa) ile kurulan Cumhuriyet ise, özgür demokratik düzeni tahrip etmeye yönelenleri siyasal alanın dışında bırakan anayasal ve yasal düzenlemeler getirmiştir[17]. Bu yeni düzende, siyasal alanın bekçiliği ise Federal Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir[18]. Federal Anayasa Mahkemesi de, bu hüküm doğrultusunda bugüne kadar iki defa parti kapatma kararı vermiştir. 23 Ekim 1952 tarihinde Sozialistische Reichspartei (SRP-Sosyalist Devlet Partisi) hakkında ve 17 Ağustos 1956 tarihinde de Kommunistische Partei Deutchland (KPD-Alman Komünist Partisi) hakkında kapatma kararları verilmiştir[19].

Çağlar, 1949 Anayasa’nın Federal Anayasa Mahkemesi’ne ikili bir misyon yüklediğini ifade etmektedir: Temel hakların ve anayasal düzenin koruyuculuğu. Böylece Alman Cumhuriyeti mücadeleci/militan demokrasi ile cihazlanmıştır. Bu, klasik liberal demokrasinin de sonunu ifade eder[20]. Türkiye’de de anayasal değerlerle sınırlı siyasal alan teorisinin 1961 ve 1982 Anayasalarında düzenleme konusu olduğuna vurgu yapan Çağlar, “Anayasa Mahkemesi(nin de), sınırlı politik alan teorisi ile düşünce hürriyetinin sınırları arasında yakınlıklar kurarak, sınırlı plüralizm anlayışının tipik örneklerinden birini vermiş” olduğunu ifade etmektedir[21]. Gerçekten de, Türk Anayasa Mahkemesi siyasal parti kapatma davalarında kapatma yönünde verdiği birçok kararıyla bunu göstermiştir[22].

 

II. Türkiye’de Siyasal Partilerin Hukuki Rejimi

           

A. Siyasal Partilerin Hukuki Statüsünün Arkaplanı

 

Türkiye’de 1961 Anayasası’na kadar olan dönemde, siyasal partilerin anayasal bir statüsü olmadığı gibi, özel bir kanuna da tabi kılınmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilk siyasal amaçlı örgütlenmelerin azınlıklar tarafından ulusal bağımsızlıklarını kazanmak amacıyla kuruldukları görülmektedir. 1876 Anayasası’nın dernek kurma özgürlüğünü tanımayan yaklaşımı, 1909 yılında yapılan Değişiklik’le aşılmış, böylece hukuken kurulması mümkün olmayan siyasal partilerin kurulabilmesi imkanı tanınmıştır[23]. 3 Ağustos 1909 tarihinde de, anayasal düzenlemenin uzantısı olarak bir Cemiyetler Kanunu çıkarılmıştır[24]. Bu Kanun, dernek kurmayı izne bağlamamaktaydı. Ancak, Kanun üç yasak öngörmekteydi. Bu yasaklar, siyasal partiler dahil, herhangi bir dernek için geçerlidir; milli olmamak, kavim esasına dayanmamak ve gizli olmamak. Bu Kanun, 15 Ekim 1923 tarih ve 335 sayılı Kanun’la değişikliğe tabi tutularak Cumhuriyet döneminde de uygulanmıştır. Cumhuriyet döneminde 1924 Anayasası’nın 70 maddesi[25] ise, dernek kurmayı Türklerin doğal haklarından biri olarak kabul ederken, 1938 yılında kabul edilen 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu izin sistemini getirmişti. Bu Kanun’da 1946 yılında kabul edilen 4919 sayılı Kanun’la yapılan değişiklik sonrası tekrar eski sistemdeki serbestliğe dönülmüştür. 1947 yılında ise, TBMM İçtüzüğü’nde yapılan değişiklikle (m.22-23) siyasal partilere ilişkin kurallara ilk kez yer verilmiştir[26]. “1946’ya kadar, derneklerin kurulması hükümetin iznine bağlıydı ve 1945’ten önce <<siyasi nitelikteki dernekler>>, yani partiler için bu izin verilmiyordu”[27].

Görüldüğü üzere, Türkiye’de siyasal partiler, Batı’daki gelişime paralel olarak dernek statüsünde faaliyet göstermişler ve tabi oldukları hukuki kurallar, özel hukuk sistematiği içinde yer alan Dernekler Hukuku kapsamında kalmıştır.  1961 Anayasası bu duruma son vermiş, siyasal partiler önce anayasal statü içerisine alınmış ve daha sonra Anayasa uyarınca 13 Temmuz 1965 tarih ve 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu kabul edilmiştir. Böylece, siyasal partiler dernek statüsünden çıkarılarak özel bir yasal düzenlemeye tabi kılınmıştır. Arada geçen sürede ise, siyasal partilerin tabi olduğu kurallar, Anayasa ile Cemiyetler Kanununun hükümleri olmuştur. 1982 Anayasası bu sistemi devam ettirmiştir. 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra Kurucu Meclis tarafından 22 Nisan 1983 tarih 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu kabul edilmiştir. Bazı değişikliklere uğramış olmakla birlikte, halen bu Yasa yürürlüktedir. Siyasal Partiler Kanunu’nun (SPK) 121. maddesinin kenar başlığı “Diğer kanunların genel olarak uygulanacak hükümleri” başlığını taşımaktadır. Buna göre, “Türk Kanunu Medenisi ile Dernekler Kanununun ve dernekler hakkında uygulanan diğer kanunların bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri, siyasi partiler hakkında da uygulanır”. Bu hükümden de açıkça anlaşılacağı üzere, siyasal partilerle ilgili düzenlemeler Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu’ndan ibaret değildir[28].

1961 (m.57/2,3) ve 1982 (m.69/3,4) Anayasaları, siyasal partileri anayasal statü içerisine almanın bir uzantısı olarak, siyasal partilerin anayasaya uygunluğunun denetimi için bir mekanizma kurmuştur. Buna göre, siyasal partilerin Anayasaya uygunluğunu denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi’dir. Ancak, SPK’nun Medeni Kanun ile Dernekler Kanununa yaptığı atfın bir sonucu olarak, Siyasal partilerin iç düzeni ile ilgili uyuşmazlıkların, örneğin disiplin cezalarına itirazların (SPK m.57) karara bağlanacağı yer adli yargıdır[29].  1961 Anayasası’ndan önceki dönemde ise, derneklerin, dolayısıyla siyasal partilerin denetiminde genellikle hükümetlere geniş yetkiler tanındığı görülmektedir[30]. Bunun yanısıra, siyasal partilerin tabi olduğu yargı sistemi şüphesiz adli yargıdır.

 

 

B. Siyasal Partilerin Siyasal Sistem İçindeki Konumu

 

Çağdaş demokrasilerde siyasal partilerin siyasal sistem içindeki konumu bakımından, onları devlet örgütlenmesinin bir parçası ya da unsuru olarak kabul etmeme anlayışının yaygın olduğu görülmektedir. Siyasal partilerin, çağdaş demokrasilerde toplumda ve kamu yaşamında kökleşen ve serbestçe şekillenen örgütlenmeler olarak tanımlanması esastır[31]. Türk siyasal yaşamı içinde ise, siyasal partilerin konumu değişkenlik arz etmektedir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950 seçimlerine kadar olan dönemde, Türkiye’de tek partili rejim söz konusu olmuştur. Siyasal sisteme bu tek parti (Cumhuriyet Halk Partisi-CHP) egemendir. Tek partili rejimler denince, hemen totaliter siyasal sistemlere hayat veren totaliter tek parti örnekleri akla gelmektedir. Özellikle de Komünist, Faşist ve Nazi tek partileri. Siyaset bilimi literatüründe konu tartışmalı olmakla birlikte, Türk tek parti uygulamasının totaliter bir örnek olmadığı, buna karşın otoriter tek parti örneği oluşturduğu çoğunlukla kabul edilmektedir. Duverger’nin tek parti uygulamasının bir çeşit siyasal demokrasiyle bağdaşabileceği yönündeki yaklaşımı, buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak, Duverger’ye göre çok partili rejime geçiş denemelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı Türk tek parti döneminde, muhalefet yaratma çabalarının Kemalist rejimin plüralizme üstün bir değer tanıdığı ve plüralist bir devlet felsefesi çerçevesinde faaliyet gösterdiği söylenebilir[32]. Bununla birlikte, tek parti döneminde hiç kuşku yok ki, CHP’nin siyasal sistem içinde merkezi ve belirleyici bir konumu bulunmaktaydı. Yine Duverger’ye göre, bu özelliğinden ötürü, Türk tek parti rejimi Faşist olarak nitelendirilemez; ancak demokratik sayılması da mümkün değildir[33].

!950 seçimlerinde Türkiye’de iktidar değişikliği ile sonuçlanan ve çok partili siyasal yaşama geçiş olarak adlandırılan süreç, aynı zamanda siyasal partilerin Türkiye’de bir yükseliş dönemi olarak da görülebilir. 1950-1960 arası dönemde, Türkiye’de tipik iki parti sistemi görülmektedir. 1950’li yıllarda Türkiye’deki siyasal yaşamı yorumlayan Frey, Türk siyasetinin parti siyaseti olduğunu savunmuştur. Frey’e göre, bu dönemde Türk toplumunun iktidar yapısı içinde, hükümet ile hükümet-dışı halk grupları arasında siyasal parti resmi olmayan ana bağlantıydı. Türkiye, siyasal partilerinin kapsamlı, güçlü, örgütlenme derecesinin yüksekliği ve ortadirek partileri olma gibi özellikleri itibariyle, kendisiyle sıklıkla karşılaştırılan öteki Ortadoğu uluslarından kurumsal olarak farklıdır[34]. Bununla birlikte, 27 Mayıs 1960’daki askeri müdahale neticesinde, siyasal yaşam iki parti ekseninde bir süre daha gidebilmiş ise de, özellikle 1971 askeri muhtırası ve 1982 askeri müdahalelerinden sonra siyasal yaşamda ciddi anlamda kurumsallaşma eksikliği, kutuplaşma ve parçalanmalar görülmüştür. Koalisyon hükümetleri de bu süreçte yaşanmıştır[35].

1961 Anayasası ile siyasal partiler anayasal statüye alınmış, 1982 Anayasası bunu devam ettirmiştir. Yine, 1965 yılında 648 Sayılı Siyasal Partiler Kanunu’nun çıkarılmasıyla, Türkiye siyasal partilere ilişkin olarak özel bir kanun çıkaran ilk ülkeler arasındaki yerini almıştır. Üstelik gerek Anayasa gerekse bu tarihten sonra çıkarılan Siyasal Partiler Kanunları son derece ayrıntılı hükümler getirerek, neredeyse siyasal partilerle ilgili her hususu düzenlemeye tabi tutmuştur. Dolayısıyla, siyasal partiler Anayasa ve kendinse ait özel bir kanun çerçevesinde faaliyet gösteren kuruluşlar olmuşlardır.

Bu özel hukuki statü, siyasal partiler ile devlet örgütü arasındaki ilişkide, devlet örgütünün siyasal partiler üzerindeki ağırlığını sağlamıştır. Şüphesiz ki, aşağıda da göreceğimiz üzere,  bunda siyasal partilere getirilen kapsamlı yasakların büyük rolü bulunmaktadır. Türkiye’de 1961 Anayasası ile başlayan dönemde, siyasal partiler için “tek tip” örgütlenme modeli öngörülmüş olması da bunun uzantısı olarak görülebilir[36]. Son tahlilde, Türkiye’deki “siyasal partiler tarihi, bu tarihi doğrudan etkileyen siyasal kültürün ve bu siyasal kültürü de belirleyen siyasal/normatif tercihlerin diyalektiğinin bir ürünüdür”[37]. Bu nedenle, konu son derece kapsamlı ve siyasal-hukuki tartışmalara açıktır. Dolayısıyla, çalışmanın kapsamını aşan bu hususları dışarıda bırakarak, pozitif anayasa hukuku kapsamında kalmak suretiyle, yürürlükte bulunan 1982 Anayasası çerçevesinde konu ele alınmaya çalışılacaktır.

III. 1982 Anayasası’nda Siyasal Partiler

A. Siyasal Partilerin İnsan Hakları Sistematiği İçindeki Yeri

 

1982 Anayasası’nın “Temel Haklar ve Ödevler”i düzenleyen İkinci Kısım’ının “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlığını taşıyan Dördüncü Bölüm’ünde yer alan 68 ve 69. maddeler siyasal partileri düzenlemektedir. Görüldüğü üzere, siyasal partiler Anayasa’nın insan hakları sistematiği içerisinde düzenlenmiştir. Öncelikle bunun hukuki anlamı üzerinde durmakta yarar vardır. Sağlam’ın sözleri bu hususun genel çerçevesini ortaya koymaktadır:

“Siyasal parti özgürlüğünün kaynağı siyasal düşünce özgürlüğüdür. Denilebilir ki siyasal parti özgürlüğü, siyasal düşünce özgürlüğünün topluca ve sürekli bir örgüt ve program çerçevesinde kullanılmasının özgül bir biçimidir. Siyasal parti özgürlüğü tarihsel gelişim süreci içinde önce dernek özgürlüğünün bir türü olarak algılanmıştır. Siyasal parti özgürlüğünün dernek özgürlüğünden bağımsızlaşması ve ayrı bir hak niteliği kazanması, oldukça yeni bir aşamadır. Öyle ki İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde ve Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’de siyasal parti özgürlüğünü ayrı bir hak olarak göremeyiz. Aynı şekilde birçok Avrupa ülkesinin anayasalarında da siyasal parti özgürlüğü, bağımsız bir hak olarak yer almaz. Ama gerek uluslararası insan hakları belgelerinde ve gerekse klasik demokrasinin yaygın olduğu birçok Avrupa ülkesinde siyasal parti özgürlüğü dernek özgürlüğünün bir türü olarak kabul edilir ve koruma görür”[38].

İnsan hakları sistematiği içinde siyasal parti özgürlüğünün bağımsız bir hak olarak yer almayıp, düşünce özgürlüğü ve dernek özgürlüğü kapsamında ele alınması, onu “Klasik Haklar” (Birinci Kuşak Haklar) kategorisinde içinde değerlendirme sonucunu doğurur. Bu hak kategorisinin niteliği ise şöyledir:

“Birinci kuşak hakların temel özelliği, kişilere, devletin karışamayacağı özel bir alan yaratmasıdır. Bu özel alan içinde, kişiler diledikleri gibi hareket edebilirler. Klasik haklar, kişileri devlete karşı korur. Devlete kişilerin özel alanına girmeme, karışmama yükümlülüğü getirir. Örneğin, düşünce özgürlüğü, devleti, düşüncelerinden ötürü kişileri kınayıp suçlamama ve düşüncelerin açıklanmasına engel olmama yükümlülüğü altına sokar. Dernek kurma hakkı, devletin, kişilerin dernek kurmasına engel olmayacağını ifade eder”[39]. Bunun anlamı, siyasal parti özgürlüğünün de devlete karşı korunması gereken bir temel hak olarak kabul edilmesi gereğidir. Bununla birlikte, asıl mesele, bu hakkın mutlak bir hak olarak kabul edilip edilemeyeceğidir.

Düşünce özgürlüğü ve dernek kurmak hakkı, siyasal partilerin insan hakları sistematiği içindeki yerine kaynaklık ederken, modern demokraside “siyasal hak ve özgürlüklerin kullanılmasında en etkili araç siyasal partidir. Siyasete katılma, iktidarı kullanma ve karar alma süreçlerini etkileme konusunda siyasal partiler rakipsiz bir rol ve ağırlığa sahiptir”[40]. Bu özellikleri dolayısıyla, siyasal partilerin gerek örgütlenme ve gerekse faaliyetleri bakımından serbestliği esas olmak durumundadır. Ne var ki, yukarıda da ifade edildiği üzere, siyasal partilerin hiçbir hukuki düzenlemeye tabi olamaması gerektiği biçimindeki bir yargının gerçeklikle uyuşmadığı hatırlandığında, siyasal parti serbestiyetinin mutlak bir hak olarak tanımlanamayacağı görülmektedir. Çünkü doğası gereği her düzenleme aynı zamanda bir sınırlama oluşturabilir. Yine, iktidar mücadelesinin başlıca aktörü durumunda bulunan siyasal partilerin anayasal düzenin işleyişini doğrudan belirleme gücü göz önüne alındığında da, siyasal parti özgürlüğünün mutlak bir hak olarak kabulü mümkün görünmemektedir. O halde sorun, siyasal partileri hukukun tamamen dışında bırakıp bırakmama değil, siyasal parti serbestiyetine getirilecek sınırlamalar bakımından ele alınmalıdır.

Siyasal partilere anayasal statü verilmesi, şüphesiz ki bunun dışında bırakan sistemlere nazaran daha sınırlayıcı olabilir. Bu, siyasal sistemin üstün normatif çerçevesini çizen anayasanın doğası gereği olarak da kabul edilebilir. Önemli olan, otorite ile özgürlük arasındaki gerilimde dengenin iyi kurulmasıdır. Türkiye siyasal parti özgürlüğünü mutlak bir hak olarak kabul etmemiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin tutumu da bunu açıkça ortaya koymaktadır: “Siyasi partilerin demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal Partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belir1eme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir”[41].

 Siyasal partilerin Anayasa’nın temel haklara ilişkin düzenlemesi içinde yer almasının hukuki bazı sonuçları bulunmaktadır. Bir defa, siyasal partilere yönelik olarak getirilecek sınırlamalar, Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan sınırlama sebeplerine aykırı olamazlar. Buna göre, sınırlama temel hak ve hürriyetin özüne dokunmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde (m.68-69) belirtilen sebeplere bağlı olarak yapılabilir. Yine, sınırlamanın ancak yasayla yapılabilmesi söz konusudur. Ayrıca, sınırlamalar Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacaktır.

Anayasa’nın 15. maddesinde belirtilen savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, uluslararası hukuka aykırı olmamak koşuluyla, siyasal partilere ilişkin hak ve özgürlüklerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilecek veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilecektir. Ancak, temel hak ve hürriyetlerin kullanılması “durumun gerektirdiği ölçüde” durdurulabilecektir. Bu hükmün bir uzantısı olarak, olağanüstü dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri ile siyasal partilere ilişkin olarak düzenleme yapmak mümkündür. Savaş, seferberlik ve sıkıyönetim hallerinde özgürlüklerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağının kanunla düzenlenmesi (122/5), olağanüstü hal durumunda ise Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenmesi (m.121/2) gerekmektedir[42]. Fakat temel hak ve hürriyetlerin olağan dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri ile düzenlenmesi Anayasaya göre söz konusu değildir (m91/1).

 

B. Siyasal Parti Özgürlüğü ve Sınırlandırılması

 

Siyasal partilere anayasal statü verilmesinin ikili bir ilişkinin sonucu olduğunu yukarıda açıklamıştık. Hatırlanacağı üzere bu iki yönlü ilişki, demokrasinin korunması ve siyasal partilere anayasal güvence verilmesidir. Bu çerçevede, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerindeki düzenlemeler başlıca iki bakımdan ele alınacaktır: (1) Siyasal parti özgürlüğü ve (2) Siyasal partilere getirilen kısıtlamalar ve parti yasakları[43].

 

1. Siyasal Parti Özgürlüğü

 

Siyasal “parti özgürlüğünün çerçevesi, esas itibariyle, devlet-toplum ilişkilerinden siyaset anlayışına, normatif düzenlemelerden yargısal boyuta uzanan bir dizi unsura bağlı olarak şekillenmektedir”[44]. Siyasal parti özgürlüğüne ilişkin anayasal güvence iki temel biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birisi bireysel düzeyde, diğeri de kurumsal düzeydedir.

Bireysel düzeyde siyasal parti özgürlüğü, Sağlam’ın yaklaşımında olduğu gibi iki yönlü ifade edilebilir: “Pozitif parti özgürlüğü” ve “negatif parti özgürlüğü”. Pozitif (olumlu) parti özgürlüğü siyasal parti kurma ve onlara üye olma özgürlüklerini içerirken, negatif parti özgürlüğü ise, siyasal partilere uzak kalma ya da üyelikten ayrılma özgürlüklerini içerir. Her ikisi birlikte bireysel temel hak güvencesi olarak karşımıza çıkar[45].

Bu özgürlük 1961 Anayasası’nda “Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve çıkma hakkına sahiptir” (m.56/1) biçiminde formüle edilmiştir. Bu hüküm 1982 Anayasası’nın 68. maddesinin ilk fıkrasında tekrar edilmiştir. Sadece, 1995 yılında yapılan değişiklikle “çıkma” sözcüğünün yerine “ayrılma” sözcüğü kullanılmıştır. Bu değişiklik, anlam bakımından herhangi bir farklılaşma doğurmamıştır[46]. Yine, bu hüküm, siyasal parti kurma ve siyasal partilere girme pozitif parti özgürlüğü ile, siyasal partilerden ayrılma negatif parti özgürlüğünü ifade etmekle birlikte, siyasal partilerden uzak kalma negatif parti özgürlüğünü belirtmemiştir. Ancak, hukuk mantığı gereğince bu özgürlüğün de güvence kapsamı içinde bulunduğunu kabul etmek gerekmektedir[47]. Belirtmek gerekir ki, siyasal partilere girme hakkı, bu konuda bireylerin herhangi bir müdahaleyle karşılaşmasını engellemek içindir. Yoksa siyasal partilerin üyeliğe müracaat edenlerin bu başvurularını olumlu karşılamak zorunluluğu bulunmamaktadır[48].

1982 Anayasası’nın ilk metninde, 68. maddesinin ilk fıkrasının ikinci cümlesinde “Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır” ibaresi yer alırken, 1995 yılında yapılan değişiklikle hüküm “Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir” şeklinde değiştirilmiştir. Koçak’ın da belirttiği gibi, Türkiye’nin genç nüfusu dikkate alındığında bu olumlu bir değişiklik olarak kabul edilebilir. Ancak böyle bir hükmün Anayasa yerine Siyasal Partiler Kanunu’nda düzenlenmesi daha yerinde olacaktır[49].

Kurumsal düzeyde siyasal parti özgürlüğü ise Anayasa’nın 68. madde ile birlikte 69. maddesinde kurumsal temel hak güvencesi olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler kurumsal güvenceyi çeşitli bakımlardan siyasal partilere tanımaktadır.

Bir defa, 68. maddenin 2. fıkrasıyla siyasal partiler “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak kabul edilmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesi de birçok kararında bu ifadeye atıf yaparken, aynı zamanda siyasal partileri “demokrasinin simgesi”[50] olarak ifade etmiştir. Siyasal partilerin bu şekilde benimsenmesi, onların anayasal güvence altına alındığını ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda demokrasinin işleyişine ilişkin öteki güvencelerle, özellikle de çok partili parti sistemi güvencesiyle varlılarının güçlendirildiği anlamında anlaşılabilir.

Nitekim 68. maddenin 3. fıkrasında bu durum, yani çok partili siyasal yaşam veya çok parti sistemi hüküm altına alınmıştır. “Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler”. Bu hüküm 1961 Anayasası’nda “Siyasi partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe faaliyette bulunurlar” (m.56/2) biçimindeydi. Tanör’ün ifadesiyle, “(v)urgu, eski metinde serbestlik, yenisinde ise daha baştan sınırlılık üzerinedir”[51]. Anayasa Mahkemesi de bu sınırlılığı, yukarıda da belirtildiği üzere, çeşitli kararlarında vurgulaya gelmiştir. Anayasa Mahkemesi bir kararında “serbestlik”ten anlaşılması gerekenin “serbest çalışma” olduğunu şu şekilde açıklamıştır: “Partilerin serbest çalışmaları, olağandışı engellere bağlı tutulmamaları demokratik hukuk devletinin doğal gereğidir. Kamu yararı için getirilen sınırları aşmayan düzenlemeler sakıncasızdır(…) Siyasi partiler gerçekten demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez öğesi iseler, varlılarını koruyup geliştirecekleri, kuruluş nedenlerini doğrulayıcı en etkin araç olan olanakları engellenmemeli, sınırlama amacı aşılmamalıdır”[52]. Görüldüğü üzere, Anayasa Mahkemesi sınırlılık çerçevesinde kalmak koşuluyla siyasal partilerin serbest çalışmalarına yasal düzenleme getirilebileceğini, fakat siyasal partilerin etkinliklerinin engellenmemesi gerektiğini, yasa koyucunun bu hassas dengeye dikkat etmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Siyasal partilerin önceden izin almadan kurulabilmeleri, serbestçe kurulabilmeleri anlamına gelir. Bu hükmün bir takım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Bunlardan birisi, parti kurulmasını önceden izin alma koşuluna bağlayacak herhangi bir yasal düzenlemenin Anayasaya aykırılık teşkil edeceğidir[53]. Bir başka ifadeyle, kuruluşun herhangi bir izne, muvafakate, onay ve tescil zorunluluğuna bağlı kılınmamasıdır. Bir başka sonuç, parti kurma hakkını anlamsız kılacak ya da yerine getirilmesi oldukça zor koşullara bağlayacak düzenleme yapılamayacağı, yani hakkın özüne dokunulamayacağıdır. Nihayet, tek partili ya da iki partili bir sistemi zorunlu kılan düzenlemeler yapılamayacaktır[54]. Bir başka ifadeyle, çok partili sistem güvence altına alınmıştır.

Siyasal partilerin anayasaya uygunluklarının denetiminin Anayasa Mahkemesi tarafından yapılmasının öngörülmesi de kurumsal güvence kapsamında değerlendirilebilir[55]. Bu husus iki boyutludur, siyasal partilerin ancak Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılabilmesi (m.69/4) ve mali denetimlerinin de Anayasa mahkemesi tarafından yapılması (m.69/3). Demokrasiyi korumak ve siyasal partilere anayasal güvence sağlamak ikili ilişkisinin bir sonucu olarak, Türkiye’de de siyasal partiler anayasa yargısı denetimine tabi kılınmıştır. Siyasal partilerin denetiminin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi, kurumsal güvencenin uzmanlaşmış bir yargı denetimi yoluyla pekiştirilmesi anlamına yorumlanabilir. Sağlam’ın da ifade ettiği üzere, “(s)iyasal partilerin birçok ülkede yalnızca Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılabilmesi ve kapatmaya kadar olan statülerinin yasal sayılması da ayrıcalık olarak değerlendirilmelidir. Çünkü başka örgütler için böyle bir ayrıcalık yoktur”[56].

 

2. Siyasal Partilere Getirilen Kısıtlamalar ve Parti Yasakları

 

a. Kısıtlamalar

 

Kısıtlamalar ile kastedilen, siyasal partilerin üyelik, gelirleri ve faaliyetleriyle ilgili olarak Anayasa tarafından hüküm altına alınmış sınırlamalardır.

68. maddenin 1. fıkrası ile vatandaşlara siyasal parti üyeliği hakkı tanınmış olmakla birlikte, aynı maddenin 5, 6 ve 7. maddeleriyle bazı Kısıtlamalar getirilmiştir. 1995 yılında değiştirilen 5. fıkra hükmüne göre, “Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar”. 1982 Anayasası’nın ilk metnindeki düzenlemede “Sayıştay dahil” ibaresi bulunmamaktaydı. Bir diğer farklılık, ilk metinde “yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları ve Yükseköğretim Kurulu üyeleri”nin de bu kısıtlama kapsamında ifade edilmiş olmasıydı. Üçüncü bir farklılık ise, ilk metinde herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bütün öğrencileri kapsayacak biçimde “yükseköğretim öncesi öğrencileri” yerine “öğrenciler” ibaresinin kullanılmış olmasıydı. 1961 Anayasası sisteminde, üyelik ile ilgili ile ilgili düzenleme esas olarak Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılmıştı. Dolayısıyla, üyelikle ilgili kısıtlamalar da Kanun’da belirtilmişti. Ancak, 20.9.1971 tarihinde Anayasa’da yapılan değişiklikten önce, Anayasa’nın 120. maddenin ilk metninin son fıkrasında şöyle bir hüküm yer almaktaydı: “Siyasi partilere üye olma yasağı, Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları hakkında uygulanmaz. Ancak, bunlar partilerin genel merkezleri dışında yönetim görevi alamazlar”[57]. 1971 Değişikliğiyle, üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları da yasak kapsamına alınmış ve 1982 Anayasası da bu yasağı 1995 yılına kadar devam ettirmiştir.

Öğretide, üniversite öğretim elemanlarının ve öğrencilerinin yasak kapsamında bulunması 1995 yılından önce ciddi eleştirilere tabi tutulmuş ve bu tarihte yapılan değişikliklerde bunlar dikkate alınmıştır. Tüm kamu görevlileri için yasak devam etmektedir. Silahlı Kuvvetler mensupları, kolluk görevlileri ve yargıç ve savcılarla ilgili getirilen yasaklar ise anlaşılabilir bulunmuştur[58].

1995 Değişikliğinden sonra, 1982 Anayasası’nın 68. maddesinin 6. fıkrası ile Yükseköğretim elemanlarının, 7. fıkrası ile de Yükseköğretim öğrencilerinin siyasal parti üyeliğine yönelik hükümler getirilmiştir. 6. fıkraya göre, “Yükseköğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yükseköğretim elemanlarının yükseköğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler”[59]. 7. fıkra hükmü aynı şekilde, yükseköğretim öğrencilerinin de siyasal partilere üye olabilmelerine ilişkin esasların kanunla düzenleneceğini belirtmektedir[60].

Siyasal partilerin gelirleri bakımından kısıtlamalar ise, Anayasa’nın 69. maddesinde düzenlenmiştir. Başlıca üç kısıtlamanın varlığı söz konusudur. Ticari faaliyet yasağı (m.69/2), gelir ve giderlerin siyasal partinin amaçlarına uygun olması gerekliliği (m.69/3)[61]. 3. fıkrada siyasal partilerin mali denetiminin, yani gelir ve giderlerinin denetiminin Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacağı öngörülmüştür. Burada belirtmek gerekir ki, siyasal partilerin gelir ve giderlerine ilişkin Anayasa kurallarının uygulanması bu fıkra hükmünce kanunla düzenleneceğinden, Anayasa Mahkemesi denetimini hem Anayasa’ya hem de kanuna (SPK) göre yapacaktır. Bir diğer husus da, siyasal partilerin denetimi kapsamına 68. maddenin son fıkrasında yer alan düzenlemenin de girdiğidir[62]. Hemen ifade edelim ki bu hüküm bir kısıtlama getirmemektedir[63].

Siyasal partilerin gelir ve giderlerinin düzenlenmesi her demokratik ülke için geçerli bir durumdur. Hatta Federal Almanya’da siyasal partilerle ilgili yasa çıkarılmasına bu konunun neden olduğu bilinmektedir[64]. Böylesine önemli bir konuda, siyasal partilere bazı kısıtlamalar da son derece doğaldır. Siyasal partilerin sistem içindeki etkinlikleri ve iktidara aday olmaları hatta onu kullanmaları karşısında bu durum kolayca anlaşılabilir.

1995 yılından önce, siyasal partilerin faaliyetlerine ilişkin bazı yasaklar da 68 ve 69. maddelerin ilk metninde yer almaktaydı. Bu yasaklardan birisi, siyasal partilerin yan kuruluşlar kurmasını yasaklamaktaydı[65]. Bu hüküm kaldırıldığından, partiler kadın kolu, gençlik kolu gibi yan kuruluşlar oluşturabilirler. Yine, siyasal partilerin dernek, sendika, vakıf, kooperatif ve mesleki kuruluşlarla işbirliği yapma yasağı[66] kaldırıldığı için, partilerin bu kuruluşlarla ilişki kurmaları ve işbirliği yapma olanakları bulunmaktadır[67].

 

b. Yasaklar

 

Yasaklar terimi kısıtlamalar ile veya tersi, aynı anlamda kullanılabilir. Bu ikisini ayrı başlıklar altında kullanmamızın nedeni, kısıtlamalar olarak ifade ettiğimiz hususlara uymamanın yaptırımı ile, yasaklar başlığı altında ele alınacak hususların ihlali neticesinde uygulanacak yaptırımların birbirinden farklı oluşudur. Kısıtlamaların ihlalinde, örneğin mali denetim sonucunda, Hazine’ye gelir kaydedilmesi, hazine’ce el koyma gibi yaptırımlar söz konusu olabilmektedir. Yine, bu durumlarda Teziç’in ifadesiyle “basit kapatma” kararı da verilebilir. Buna karşılık, “yasaklar” ile ilgili ihlal iddiaları “temelli kapatma” davalarının konusunu teşkil etmektedir[68]. Siyasal parti kapatma davaları aynı zamanda “siyasal davalar”dır. Arslan’ın deyimiyle, “(h)ukuksal  paradigmaların etkisinin en belirgin şekilde görüldüğü davalar “siyasal davalar”dır. “Hukuksal paradigmanın temel unsurlarını ise, yorumlanan metnin taşıdığı değerler, yorumun gerçekleştiği sosyal-siyasal mekan ve yorumcunun temel tercihleri oluşturmaktadır”[69]. Dolayısıyla, Anayasa’da yaptırımı temelli kapatma olarak öngörülen yasakların işlerliğinde Anayasa Mahkemesi ve yargıçlarının tutumu belirleyici olmuştur.

Parti kapatma sebepleri 1982 Anayasası’nın 68/4 ve 69/10. maddelerinde sayılmıştır. 1995 yılında değişikliğe tabi tutulan m.68/4 hükmüne göre, “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlülüğünü veya herhangi bir tür diktatörlülüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez”.

Görüldüğü üzere, bu hüküm siyasal partilerin amaçlarına ilişkin yasakları düzenlemektedir. Bir başka ifadeyle, siyasal partilerin faaliyetlerine sınırlar getirmekte, meşru siyasal faaliyetlerinin çerçevesini çizmektedir. Anayasa, siyasal alanın sınırlarını belirlemektedir[70]. Anayasa Mahkemesi de, birçok kararında bu hüküm doğrultusunda şematik olarak üç ana kategori oluşturmuştur; “Demokratik Devlet, Milli Devlet ve Laik Devlet”in korunması[71]. “Türkiye’de siyasal partilere yönelik politik kayıtlamalarla ilgili AYM (Anayasa Mahkemesi) kararları gözden geçirildiğinde, Anayasa’da belirlenen politik alan çerçevesini, Mahkeme’nin içtihatlarında Anayasa’ya paralel olarak gözlemek mümkündür”[72]. Böylece, Mahkeme, bu ilkeler çerçevesinde Anayasa’nın çizdiği siyasal alanı belirleyen kararlara imza atmıştır[73]. Anayasa Mahkemesi bu kararlarında Anayasa metnindeki bu somut hükmün yanısıra, Başlangıç’tan çıkardığı ilkeleri de siyasal alanın sınırlarının belirlenmesinde ölçü norm olarak kullanmıştır[74].

1982 Anayasası’nın m. 68/4 hükmünde yer alan siyasal parti faaliyetlerinin 1961 Anayasası döneminde de yasaklandığı görülmektedir. Burada yer alan kavramlar, 1961 Anayasası’nın 57/1. maddesinde yer alan “insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik” devlet ilkesinde mündemiçtir[75]. 1961 ve 1982 Anayasalarında yer alan amaç yasaklarının yukarıda anılan Federal Alman Anayasası’nın 21/2. maddesinden esinlendiği, siyasal alanın anayasa ile sınırlandırıldığı, bir başka deyimle militan veya mücadeleci demokrasi anlayışını benimsediği görülmektedir[76].

Anayasa’nın 68/4 hükmünde iki hususun birbirinden ayırt edildiği görülmektedir. Hüküm, partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin bu hükme aykırılıklarını düzenlemektedir[77].

69. maddenin 5. fıkrasına göre, “Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir”. Bu nedenle bir siyasal partinin kapatılabilmesi için, partinin tüzük ve programında yer alan ifadelerin m. 68/4 hükmünde koruma altına anayasal değerlere aykırılık teşkil etmeleri gerekmektedir. Tüzük ve programlarının Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından bazı partiler zaman içerisinde kapatılmışlardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bu nedenle başvurular söz konusu olmuş ve Türkiye’yi mahkum eden bazı kararlar verilmiştir[78]. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, “tek başına tüzük ve program nedeniyle kapatmanın demokratik bir toplumda zorunlu tedbir niteliğinde” olamayacağını ifade etmiştir[79]. Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Barış Partisi davasında[80] verdiği karar, öğretide Avrupa içtihadına yaklaşma yönünde önemli bir adım olarak görülmektedir. Mahkeme, bu davadaki kararında ilk defa sadece “düşünce açıklaması”nın kapatma nedeni olamayacağını ve ancak “şiddete başvuru”nun kapatma sebebi oluşturabileceğini vurgulamıştır[81].

69. maddenin 6. fıkrasında ise siyasal partilerin eylemlerinin m.68/4 hükmüne aykırılığı nedeniyle kapatılması düzenlenmiştir; “Bir siyasi partini 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir”. Bu hükme göre, bir siyasal partinin eylemlerinden dolayı kapatılması, ancak,  m. 68/4’de koruma altına alınan anayasal değerlere karşı fiillerin işlendiği bir “odak” haline gelmesi durumunda mümkündür. Bu tespiti Anayasa Mahkemesi yapacaktır. 3 Ekim 2001 tarihinde m.69/6’ya Ek yapılmıştır[82]. Bu Ek cümle, “odak haline gelme” şartlarını tanımlamaktadır: “Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır”.

Anayasanın, parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı fiillerini odak olma koşuluna bağlı kılarken, bunu bir yoğunluğa, yani sayıca fazlalığa bağlaması; hatta bununla da yetinmeyerek, bu fiillerin önemli parti organlarınca, açık ya da örtülü bir biçimde benimsenmesi koşulunu getirmesi olumlu bir gelişmedir. Fakat partilerin üye sayılarının fazlalığı ve bunların denetiminin güçlüğü dikkate alınırsa, durumun yeterince güvenceli olmadığı görülür[83]. Öte yandan Anayasa’nın odak olmayı parti yasaklarının partinin önemli organlarınca kararlı bir biçimde işlenmesi şartına bağlaması, yani kapatmaya konu olan eylemleri süre ve sayı olarak tekrara bağlaması, siyasal partilerin kapatılmasının zorlaştırılması açısından son derece önemli bir adımdır[84].

69. maddenin 7. fıkrasında, Anayasa Mahkemesi’ne temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasal partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılabilmesi yaptırımı uygulayabilmesi için bir takdir yetkisi verilmiştir. Bu, m. 68/4’de koruma altına alınan anayasal değerlerin tehdit altında olmadığı durumlarda temelli kapatma gibi bir ağır yaptırımın uygulanmasını önleyebilmek bakımından olumludur[85].

Yine, 69. maddenin 8 ve 9. fıkralarında da, temelli kapatma kararının sonuçları düzenlenmiştir[86]. Özellikle 9. fıkradaki düzenlemenin getirdiği siyasal yasakların kapatılmaya beyan ve fiilleriyle sebep olanları kapsaması da adalet ilkesi bakımından doğru bir yaklaşım olarak görünmektedir.

Siyasal partilerin bu iki kapatılma nedenlerinin dışında bir üçüncü ve son sebep de Anayasası’nın 69/10. maddesinde belirtilmiştir: “Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır”. Bu hüküm, daha önce de ifade edildiği üzere dış kaynaklı yardımı yasaklamaktadır ve yaptırımı temelli olarak kapatılmadır.

Böylece, “temelli kapatma”ya konu olacak üç yasak Anayasa tarafından düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu yasakların sınırlı sayımla belirtildiği ve bunların dışında herhangi bir nedenle bir siyasal partinin temelli kapatılmasına olanak bulunmadığı öğreti[87] ve Anayasa Mahkemesi[88] tarafından benimsenmektedir. Şüphesiz, parti kapatmanın bu üç durumla sınırlı olduğunun kabulü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tek başına tüzük ve programlarından kapatılmayı haklı bulmaması ve “odak haline gelme” koşullarının belirlenmesine ek olarak Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatmaya karar verebilmesi için beşte üç oy çokluğunu bulması (Anayasa m. 149/1) birlikte değerlendirildiğinde, 1982 Anayasası’nın ilk metnine göre parti kapatmanın güçleştiği kabul edilebilir. Şüphesiz ki, bütün bunların ötesinde, Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma davalarındaki tutumu ve yorumu asıl belirleyici olacaktır. Çünkü parti kapatma davalarında sadece Anayasa hükümleri ve bu hükümlerin yorumlanması değil, aynı zamanda Siyasal Partiler Kanunu’nun da Anayasa’ya uygun hale getirilmesi ve bu Kanun hükümlerinin yorumlanış şekli belirleyici olacaktır.

Nitekim 69. maddenin son fıkrası, usullerin düzenlemesi için kanuna atıf yapmakta ve yasa koyucuya görev yüklemektedir[89]. “Hukukta şekil esastır” ilkesi göz önüne alındığında, Siyasi Partiler Kanunu’nun ne denli önemli açıkça anlaşılabilir. Oktay’ın da belirttiği gibi, “Türkiye’nin siyasal partilere ilişkin mevzuat ve uygulamasının, partilerin demokrasilerdeki işlevini tersine çevirdiği görülüyor. Özellikle Siyasi Partiler Kanunu, partilerin oluşturacakları politikaların temel ilkelerini, yönünü, hatta bazen ayrıntılarını resmi ideoloji doğrultusunda tespit etmiş, aykırı davranışları kapatma nedeni saymıştır. Bu anlayış, açık bir şekilde, siyasal çoğulculuğun reddedilmesidir. Türkiye’de birden çok parti kurulabilecek, fakat tümü aynı ideolojiye göre biçimlenen politikaları savunacaktır. Siyasi Partiler Kanunu’nda Partiler, adeta bir devlet kurumu gibi algılanmıştır” [90].

Gerçi, Sağlam’ın da ifade ettiği gibi, 1995 Değişikliklerinden sonra, SPK’nun bu noktadaki ağırlığı eski önemini korumamaktadır[91]. Bunu pekiştiren önemli bir gelişme de, 2001 yılında yapılan Anayasa Değişikliğinde, Anayasa’nın Geçici 15/3. maddesindeki yasağın kaldırılması olmuştur. Kaldırılan bu hüküm, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceğini kayıt altına almaktaydı. Bu Değişiklik sonrası, “siyasal parti özgürlüğünün sınırlarının tamamen Anayasal düzeye çekilmesi ve bu şekilde etkisini göstermesi mümkün olacaktır” [92].

 

SONUÇ

 

Modern demokrasilerin ayırt edici özelliği temsili sistem üzerine kurulmuş olmalarıdır. Temsili sistemim işleyişi seçimlerin yanı sıra adayların belirlenmesi süreçlerinin de işleyişine bağlı olmaktadır. Günümüzde, temsilcilerin, genellikle bir siyasal partinin desteğini almak suretiyle bu sıfatı elde edebilmeleri gerçeği göz önüne alındığında, siyasal partilerin modern demokrasideki önemi ve vazgeçilmezliği açıkça görülmektedir.

Bu gerçeklik, demokratik düzende siyasal partilerin serbestçe kurulabilme ve faaliyette bulunabilmelerini esaslı bir konuma getirmektedir. Elbette, bu serbestlik sınırsız değildir. Demokrasiler iki sebepten ötürü partileri hukuki düzenlemenin konusu yapmaktadırlar. Birincisi, parti özgürlüğünün çok önemli bir insan hakkı olarak güvence altına alınması, ikincisi ise, bu denli önemli örgütlerin, özellikle demokratik açıdan yıkıcı olmaması için denetim altına alınmasıdır.

Ülkemizde, özellikle 1961 Anayasası’ndan bu yana parti özgürlüğü ile demokrasinin tehlikeye düşmemesi, siyasal partilerin denetlenmesi esasıyla birlikte düşünülmüştür. Bunun sonucu olarak, siyasal partilere önemli hukuki güvenceler yanında bir takım sınırlamalar da getirilmiştir. Bu yaklaşımın sunucu olarak siyasal partilere anayasal statü verilmiş ve onlara yönelik özel yasal düzenleme yapma yoluna gidilmiştir. Denetimlerinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi de bu anlayışın bir göstergesi ve sonucu olarak görülebilir.

1982 Anayasa’nın ilk şekliyle, siyasal partilere getirilen sınırlamalar zirveye çıkmıştır. Ancak, özellikle 1995 yılında yapılan Anayasa Değişiklikleri bu sınırlamaları yumuşatmıştır.  2001 Değişiklikleri bu eğilim devam ettiğini göstermektedir. Anayasa Mahkemesi’nin de parti kapatma davalarında daha liberal bir tutum takınmaya başladığı söylenebilir. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, ülkemizde katı militan demokrasi anlayışından daha ılımlı bir militan demokrasi anlayışına geçişin yaşandığı gözlemlenebilmektedir.



[1] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 8. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2005, s. 87.

[2] 1982 Anayasası’nın 68. maddesinin 2. fıkrası açıkça bu durumu ifade etmiştir:

“Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır”.

Anayasa Mahkemesi de siyasal partilerin bu özelliğini sıkça ifade etmiş ve demokrasinin simgesi olarak nitelendirmiştir. Örnek olarak bkz., E. 1993/4, K. 1995/1, k.t. 19.7.1995 (Siyasi Parti-Kapatma), AYMKD., Sayı: 33/2, s. 625.

[3] Erdoğan Teziç, “Türkiye’de Siyasal Düşünce ve Örgütlenme Özgürlüğü”, Anayasa Yargısı 7, Ankara 1990, s. 40.

[4] Hasan Tunç, Karşılaştırmalı Anayasa Yargısı (Denetimin Kapsamı Ve Organları), Yetkin Yayınları, Ankara 1997, s. 50.

[5] Maurice Duverger, Siyasal Partiler (Modern Devletteki Örgütleri ve Faaliyetleri), Çev. Ergun Özbudun, AÜHF. Yayını, Ankara 1970, s. 370. Aynı yönde Münci Kapani, Politika Bilimine Giriş, 14. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara 2002, s. 159-60.

[6] Kapani, s. 159; Özbudun, s. 87.

[7] Fazıl Sağlam, Siyasal Partiler Hukukunun Güncel Sorunları, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 1999, s. 1.

[8] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, 10. Bası, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2005, s. 313.

[9] Doğu PerinçekSiyasal Partilerin Hukuki Rejimleri, TESAV Sempozyumu: Siyasi Partiler Ve Demokrasi, Tesav Yayını, Ankara 1995, (http://www.ekitapyayin.com/id/070/siyasi2-4sunus.htm    04.12.06) s. 1.

[10] Ergun Özbudun, Siyasi Partilerin Hukukça Düzenlenmesi İhtiyacı Ve Örgütlenme Sorunları, TESAV Sempozyumu: Siyasi Partiler Ve Demokrasi, Tesav Yayını, Ankara 1995, (http://www.ekitapyayin.com/id/070/siyasi1-1sunus.htm#  05.05.06), s. 1.

 

 

[11] Sağlam, s. 14.

[12] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, 4.Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara 2001, s. 213.

[13] Bkz., Kapani, s. 164.

[14] Perinçek, s. 2.

[15] Özbudun, (1995), s. 1-2.

[16] Siyasal partilerin anayasal statüye alınmaması ve özel bir hukuki düzenlemeye tabi tutulmamasının nedeni Periçek’in sözlerinde bulunabilir: “Liberal düşünce, siyasi partileri, milletin bütününü temsil eden milletvekillerinin kendi vicdanlarına dayanarak karar verme hürriyetlerini sınırlayan kuruluşlar olarak görüyordu. Bu yüzden siyasi partilerin hukuki metinlere, anayasalara alınması konusunda tereddütler vardı”. Doğu Perinçek, Anayasa ve Partiler Rejimi, Türkiye’de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul-Ankara 1985, s. 30.

[17] Bakır Çağlar, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi”, Anayasa Yargısı 7, Ankara 1990, s. 67.

[18] Almanya’da siyasal partilerin denetimine ilişkin hüküm Anayasa’nın 21/2. maddesinde yer almaktadır. Buna göre,

            “Amaçlarına ve taraftarlarının tutumuna göre, hür ve demokratik temel düzeni zedelemek ya da ortadan kaldırmak ya da Federal Alman Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye atmak eğiliminde olan partiler, anayasaya aykırıdır. Anayasaya aykırılık sorunu hakkında, Federal Anayasa Mahkemesi karar verir”. Yaşar, Gürbüz, Anayasalar, Filiz Kitabevi, İstanbul 1981, s. 54-5.

[19] Sağlam, s. 11.

[20] Çağlar, s. 69. Klasik liberal demokrasi anlayışında siyasal partilere bakışı Perinçek şu şekilde ifade etmektedir: “Liberal görüş, tam anlamıyla sınırsız bir düşünce hürriyetini demokrasinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmiştir. Düşüncelerin açıklanmasının veya siyasi partiler halinde örgütlenmesinin kayıtlanması, liberal devlet esaslarının ağır bir şekilde zedelenmesi olarak görülmüş, buna bağlı olarak liberal devlet şeklini reddeden partilerin varlığına katlanmak yolu yeğlenmiştir”. Perinçek, (1985), s. 30.

[21] Çağlar, s. 67.

[22] Siyasal partiler ekseninde militan demokrasi anlayışının uygulanışı ile ilgili olarak bkz., Yusuf  Şevki Hakyemez, İkibinli Yıllarda Militan Demokrasinin Güncelliği: Federal Almanya, Avusturya ve Türkiye Örnekleri”, Liberal Düşünce, Yıl 6 Sy. 22, Bahar 2001, s. 74-92.

[23] 1909 Değişikliği ile düzenlenen 120. maddeye göre,

“Kanunu mahsusuna tebaiyet şartı ile Osmanlılar hakkı içtimaa maliktir. Devleti Osmaniyenin temamiyeti mülkiyesini ihlal ve şekli Meşrutiyet ve hükûmeti tagyir ve Kanunu Esasî ahkâmı hilafında hareket ve anasırı Osmaniyeyi siyaseten tefrik etmek maksatlarından birine hadim veya ahlâk ve adabı umumiyeye mugayir cemiyetler teşkili memnu olduğu gibi alelıtlâk hafi cemiyetler teşkili de memnudur”. A. Şeref Gözübüyük, Açıklamalı Türk Anayasaları, 4. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2002, s. 36.

[24] Yine, Genç Osmanlılar ile başlayan ve Jön Türkler ile devam eden siyasal örgüt faaliyetlerinin de bu tarihten sonra resmiyet kazandığı görülmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz., Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), 8. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul (tarihsiz), s. 167 vd.

[25] Bu maddeye göre,

“Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, yoculuk, bağıt, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma hakları ve hürriyetleri Türklerin tabiî haklarındandır”. Gözübüyük, s. 83-4.

[26] Mehmet Turhan, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Siyasi Parti Kapatma Davaları”, Liberal Düşünce, Yıl: 6, Sayı: 22, Bahar 2001, s. 16; Teziç, (2005), s. 316.

[27] Mümtaz Soysal, Anayasaya Giriş, 2. Baskı, AÜSBF. Yayını, Ankara 1969, s. 183.

[28] Bkz., Teziç, (2005), s. 317-8; Turhan, s. 16.

[29] Teziç, (2005), s. 318.

[30] Bkz., Teziç, (2005), s. 316-7.

[31] Bkz., Jörn Ipsen, “Political Parties and Constitutional Instututions”, Studies In German Constitutionalism, Edited by Christian Starck, Baden-Baden: Nomos Verl., 1995, s. 198.

[32] Duverger, s. 292-3.

[33] Duverger, s. 293.

[34] Frederick W. Frey, The Turkish Political Elite, Cambridge, Mass.: The M.I.T. Press, 1965, s. 301-3 (Aktaran: Ergun Özbudun, “The Institutional Decline Of Parties In Turkey”, Political Parties and Democracy, Edited by Larry Diamond and Richard Gunther, The Johns Hopkins University Press, Baltimore and London 2001, s. 238.

[35] Bkz., Özbudun, (2001), s. 238 vd.

[36] Bkz., Mehmet Kabasakal, “Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesindeki Kısıtlamalar”, TESAV Sempozyumu: Siyasi Partiler Ve Demokrasi, Tesav Yayını, Ankara 1995, (http://www.ekitapyayin.com/id/070/siyasi2-3sunus.htm    04.12.06), s. 3 vd; Attila Sav, “Siyasi Partilerin Örgütlenme Modeli”, TESAV Sempozyumu: Siyasi Partiler Ve Demokrasi, Tesav Yayını, Ankara 1995, (http://www.ekitapyayin.com/id/070/siyasi1-3sunus.htm    04.12.06), s. 1-5;  Özbudun, (1995), s. 2-6.

[37] Osman Can, Demokratikleşme Serüveninde Anayasa ve Siyasi Partilerin Kapatılması, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2005, s. 16.

[38] Fazıl Sağlam, “Siyasal Parti Özgürlüğü”, İnsan Hakları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, s. 195.

[39] Oktay Uygun, “İnsan Hakları Kuramı”, İnsan Hakları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000,  s. 22.

[40] Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, 3. Baskı, BDS Yayınları, İstanbul 1994, s. 124.

[41] E. 1997/1, K. 1988/1, k.t. 16.1.1998, (Siyasi Parti Kapatma), AYMKD., Sayı: 34/2, s. 1023.

[42] Bu tip kanun Hükmünde Kararnameler için Anayasa Mahkemesi’ne dava açma yolu kapalıdır Anayasa m.148). Bu düzenleme, temel hak ve hürriyetlerin anayasal güvencesinin pratik değerini azaltmaktadır. Özbudun, (2005), s.113. Olağanüstü hal rejimlerinde hak ve özgürlüklerin sınırlanması konusunda bkz., Hayati Hazır, Türkiye’de ve Yabancı Ülkelerde Olağanüstü Hal Rejimlerinde Kamu Hürriyetlerinin Sınırlanması (1961 Anayasa Rejimi), SÜHF. Yayını, Konya 1991; Necmi Yüzbaşıoğlu, Türkiye’de Kanun Hükmünde Kararnameler Rejimi, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 1996; Burhan Kuzu, Olağanüstü Hal Kavramı ve Türk Anayasa Hukukunda Olağanüstü Hal Rejimi, Kazancı Hukuk Yayınları, İstanbul 1993.

[43] Şüphesiz ki anayasal ve yasal sistem içinde siyasal partilerle ilgili başka tür hususlar da bulunmaktadır. Örneğin, siyasal partilere tanınan işlevler ve bunun uzantısı olarak değerlendirilebilecek ayrıcalıklar gibi. Ancak bunlar esasen Siyasi Partiler Kanunu kapsamında düzenlendiğinden çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu konuda bkz., Tanör, s. 125 vd; Sağlam, (2000), s. 198 vd. Yine, Anayasa’nın 68/son hükmünde yer alan Devlet tarafından siyasal partilere yeterli düzeyde ve hakça yardım yapılabileceğine ilişkin düzenleme, esasen yasal düzenlemeyle somutlaştırılacağından burada ele alınmamıştır.

[44] Reyhan Sunay, “ “Siyaset-İdeoloji-Yargı Ekseninde” Türkiye’de Parti Özgürlüğü ve Avrupa Sözleşmesi Uygulaması”, Liberal Düşünce, Yıl 6 Sy. 22, Bahar 2001, s. 45.

[45] Sağlam, (2000), s. 196-7.

[46] Mustafa Koçak, Siyasal Partiler ve Türkiye’de Parti Yasakları, Turhan Kitabevi, Ankara 2002, s. 84.

[47] Sağlam, (2000), s. 197.

[48] Perinçek, (1985), s. 157. Nitekim Siyasal Partiler Kanunu’nun 12. maddesi bu durumu açıklıkla ortaya koymaktadır.

[49] Koçak, s. 85.

[50] E. 1993/4, K. 1995/1, k.t. 19.7.1995, (Sosyalist Birlik Partisi), AYMKD., Sayı:33/2, s. 625.

[51] Tanör, s. 125. Aynı yönde Koçak, s. 84.

[52] E. 1986/17, K. 1987/11, k.t. 22.5.1987, AYMKD., Sayı: 23, s. 222-23.

[53] Özbudun, (2005), s. 87.

[54] Koçak, s. 85.

[55] Bkz., Sağlam, (2000), s. 197.

[56] Sağlam, (2000), s. 201.

[57] Üniversite öğretim üyelerine ve yardımcılarına getirilen yasak, ancak 1974 yılında yapılan bir değişiklikle 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun “Partilere üye olamıyacak kimseler” başlığını taşıyan 8. maddesine ilave edilmiştir.

[58] Bkz., Tanör, s. 126.

[59] 2547 sayılı Yüksek Öğrenin Kanunu’nun 59. maddesindeki konuyla ilgili düzenlemesi şöyledir:

“Yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanları, siyasi partilere üye olabilirler; yükseköğretim kurumlarındaki görevlerini aksatmamak ve bir ay içinde kurumlarına bildirmek kaydıyla, siyasi partilerin merkez organları ile onlara bağlı araştırma ve danışma birimlerinde görev alabilirler. Şu kadar ki, bu durumdaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu ve Yükseköğretim Denetleme Kurulu üyesi, rektör, dekan, enstitü ve yüksekokul müdürü ve bölüm başkanı olamazlar, onların yardımcılıklarına seçilemezler.

Siyasi partilere üye olan öğretim elemanları…, yükseköğretim kurumları içinde parti faaliyetinde bulunamaz ve Parti propagandası yapamazlar”.

[60] Bu husus da, yine 2547 sayılı Yüksek Öğrenin Kanunu’nun 59. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre;

“Yükseköğretim kurumlarının öğrencileri, siyasi partilere üye olabilirler.

Siyasi partilere üye olan(…) öğrenciler, yükseköğretim kurumları içinde parti faaliyetinde bulunamaz ve parti propagandası yapamazlar”.

[61] 69. maddenin 10. fıkrasında yer alan hüküm parti kapatma nedeni olduğundan aşağıda parti yasakları konusunda ele alınacaktır.

[62] “Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir” (m.68/son).

[63] Siyasal partilerin mali denetimi konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Levent Mutlu, “Mevzuat ve Uygulama Çerçevesinde Siyasi Partilerin Mali Denetimi”, Anayasa Yargısı İncelemeleri 1, Ed: Mehmet Turhan-Hikmet Tülen, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara 2006, s. 551-84; Mehmet Oğuz Kaya, “Siyasi Partilerin Mali Denetiminin Sorunu; Mevcut Durumun Eleştirisi ve Çözüm Önerileri”, Anayasa Yargısı İncelemeleri 1, Ed: Mehmet Turhan-Hikmet Tülen, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara 2006, s. 585-607.

[64] Bkz., Sağlam, (1999), s. 9. Gerçekten de bu konu son derece önemlidir. Nitekim Teziç’in de ifade ettiği üzere, “Partilerin gelir kaynakları ve de harcamaları konusu, beraberinde bunların denetimi de gündeme getirmektedir. Zira gizlilik, baskı gruplarının ve iş çevrelerinin partiler üzerindeki etkisini kolaylaştırmaktadır. Oysa, çok partili demokratik bir düzende gizliliğin yeri olmamalıdır. Başkaca konularda olduğu gibi, partilerin gelir kaynakları da, yurttaşlar tarafından açıkça bilinmelidir”. Teziç, (2005), s. 321.

[65] 1995 yılındaki değişiklikle kaldırılan eski m.68/6 hükmü şöyleydi:

“Siyasi partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar”.

[66] 1995 yılındaki değişiklikle kaldırılan eski m.69/2 hükmü şöyleydi:

“Siyasi partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasi ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar. Bunlardan maddi yardım alamazlar”.

Bu hüküm ile ilgili olarak Sağlam şu saptamayı yapmaktadır: “Bilindiği gibi bu yasağa paralel olarak 1982 Anayasası’nın dernekler, sendikalar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla ilgili maddelerinde de (AY m.33/4; 52/1; 135/3; 171/2) benzer yasaklar yer almıştı. Siyasal partiler açısından diğer örgütlerle yapay bir <<dayanışma yasağı>> niteliğinde olan bu yasaklar, yukarda sayılan kuruluşlar bakımından hem dayanışma ve hem de siyaset yasağı niteliği taşımaktaydı. Böylece demokrasinin sivil toplum örgütleriyle olan bağı koparılmış, çoğulcu demokrasinin kanalları bizzat Anayasa tarafından kapatılmış durumdaydı. İşte 1995 Anayasa Değişikliği’nin en önemli özelliği, bütün bu yasakları kaldırarak çoğulcu demokrasinin önündeki anayasal engelleri açmış olmasıdır. Anayasa düzeyinde kaldırılan bu engellere ilişkin uyum yasaları –Siyasi Partiler Kanunu istisna edilirse- çıkarılmıştır”. Sağlam, (1999), s. 95.

[67] Yavuz Atar, Türk Anayasa Hukuku, 3. Baskı, Mimoza Yayınları, Konya 2005, s. 70.

[68] Bkz., Teziç, (2005), s. 331-2.

[69] Zühtü Arslan, “Anayasa Mahkemesi’nin Siyasal Partiler Politikası: “Ve çağı”nda “Ya-ya da”cı Yaklaşımın Anakronizmi Üzerine Bir Deneme”, Liberal Düşünce, Yıl 6 Sy. 22, Bahar 2001, s. 6-7.

[70] Bkz., Özbudun, (2005), s. 88-9.

[71] Bakır Çağlar, s. 73.

[72] Necmi, YüzbaşıoğluTürk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, İ.Ü.H.F.Yayını, İstanbul 1993.

s. 153.

[73] Yüzbaşıoğlu, (1993), s. 153 vd.

[74] M. Tevfik, Gülsoy,“Anayasa Mahkemesi Kararlarında Ölçü-Norm ve Siyasal Alanın Sınırı Olarak Başlangıç İlkeleri”, Liberal Düşünce, Yıl 6 Sy. 22, Bahar 2001.

[75] 1961 Anayasası’nın 57. maddesinin 1. fıkra hükmü tam olarak şöyledir:

“Siyasi partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır”.

[76] Özbudun, (2005), s. 88.

[77] Teziç, (2005), s. 328.

[78] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Turhan, s. 21 vd.; Oktay Uygun,”Siyasi Partilerin Kapatılması Rejiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Çerçevesinde Değerlendirilmesi” , Anayasa Yargısı 19, Ankara 2002, s. 256-72.

[79] Osman Can, “Siyasi Partilerin Kapatılmasında Anayasal Ölçütler”, Anayasa Yargısı İncelemeleri 1, Ed: Mehmet Turhan-Hikmet Tülen, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara 2006, s. 455. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi benzer tutumu Türkiye’yi mahkum ettiği TBKP (Türkiye Birleşik Komünist Partisi), (SP) Sosyalist Parti ve ÖZDEP (Özgürlük ve Demokrasi Partisi) kararlarında sergilemiştir. Bkz., Turhan, s. 24-8.

[80] E. 1996/3, K.1997/3, k.t. 22.5.1997, AYMKD., Sayı: 36/2.

[81] İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, 3. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara 2000, s. 137-8.

[82] Bu Değişiklik’e yol açan olaylar kısaca şöyledir: “1997 yılında Refah Partisi için açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi “odak” halinin tespiti yetkisinin 1995 yılında Anayasada yapılan değişiklikle (m. 69/6) kendisine tanındığını bir ön sorun olarak dava Mahkemesi sıfatıyla inceleyerek, bu yetkisini sınırlayan SPK’daki (m. 103/2) hükmü Anayasaya aykırı bularak iptal etti. Zira, Anayasa Mahkemesi’ne göre, SPK’nun 103. maddesinin 2. fıkrası, Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrasının “uygulanmasını olanaksız hale” getiriyordu. (E. 1998/2, K. 1998/1, k.t. 9.1.1998, AMKD 34/1, s.236-243). SPK’ndaki hükmün (m.103/2) iptalinden sonra, Anayasa Mahkemesi, kapatma davasına devam ederek, Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrasını doğrudan uygulayarak Refah Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verdi (E. 1997/1, K.1998/1, k.t. 16.1. 1998, AMKD 34/2, s.762, 1052).

SPK’nun 103. maddesinin 2. fıkrası iptal edildikten sonra, 12.8.1999 tarih ve 4445 sayılı kanunla, “odak olma” tanımı 103. maddenin 2. fıkrasında yeniden düzenlenmiştir. Ancak, bu kez de parti kapatılma belli koşullara bağlanarak hayli zorlaştırıldı. Fakat bu düzenleme de bu kez Fazilet Partisi’nin kapatılma davasında, -Refah Partisi davasındaki gerekçelerle- bir ön sorun olarak Anayasa Mahkemesince (bu kez de dava Mahkemesi sıfatıyla) iptal edilmiştir (E. 2000/86, K. 2000/50, k.t. 12.2.2000, AMKD 36/2, s. 903). Bu aşamadan sonra, Fazilet Partisi’nin kapatılma davasına edilerek, temelli kapatma kararı verildi (E. 1999/2, K. 2001/2, k.t. 22.6.2001, AMKD 37/2, s. 1052).

Anayasa Mahkemesinin Fazilet Partisi’ni kapatmasından sonra, sık sık parti kapatılmasının doğru olmadığı tartışmaları gündeme oturunca, siyasi partilerin kapatılmasına yeni sınırlamalar getirilmesini sağlayacak Anayasa değişikliğine gidildi. Onun için de, Anayasada “odak haline gelme” şartlarının yeni tanımının yapılması yoluna gidilirken, SPK iptal edilen hükmü (m. 103/2) bazı değişikliklerle Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrasına(…) eklendi”. Teziç, (2005), s. 329.

[83] Nihat Bulut, “Siyasal Parti Yasakları ve Son Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Odaklaşma Olgusunun Kriterleri”, Prof. Dr. Ergun Önen’e Armağan, Alkım Yayınları, İstanbul 2003, s. 556.

[84] Bulut, s. 562.

[85] Bu durumda uygulanacak yaptırımlarla ilgili olarak bkz., Atar, s. 77-9. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, uygulamada Anayasa Mahkemesi siyasal partilere devlet yardımı konusunda büyük partiler lehine olan yasal düzenlemeleri Anayasa’ya aykırı bulmayarak çoğulculuk anlayışına uygun hareket etmemiştir. Yüzbaşıoğlu, (1993), s. 158-61.

[86] 8. fıkraya göre, “Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz”. 9. fıkraya göre de, “Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve fiilleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar”.

[87] Bkz., Teziç, (2005), s. 328; Turhan, s. 29; Sağlam, s. 102 vd. Sağlam, 1995 Değişikliğinden önce sınırlılık tezinin söz konusu olmadığını, ancak bundan sonra bu tezin güçlü bir biçimde savunulmasının mümkün olduğunu söylemektedir. Sağlam, s. 103.

[88] Anayasa Mahkemesi bir kararında bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: “Anayasa’da kapatılma nedenlerinin sayılarak belirlenmiş olması, yasa koyucunun bunlar dışında bir nedenle siyasi partilerin kapatılması sonucunu doğuracak düzenlemeler yapamayacağını göstermektedir”. E. 2003/21, K. 2003/13, k.t. 1.4.2003, AYMKD., Sayı: 39/1, s.468.

[89] Hüküm şöyledir:

“Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yosun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

[90] Uygun, s. 257.

[91] Sağlam, s. 94, 103.

[92] Yusuf Şevki Hakyemez, “2001 Yılında Yapılan Anayasa Değişikliklerinin Siyasal Parti Özgürlüğü Üzerindeki Etkileri”, Anayasa Yargısı 19, Ankara 2002, s. 569.