Guncelleme : 31.01.2017 20:16:01
 
 
 
 
Ana Sayfa Dergi Hakkında Yayın İlkeleri iletişim
 
 
Arama
Aramak için:
Site icinde Ara
Internette Ara


Site Icerigi
Makale
Çeviri
Belge
Karar Çevirisi
Kitap İncelemesi
Uluslararasi Sözlesmeler
Mahkeme Kararı
Kanun Tasarısı
Anayasa Mahkemesine İptal Başvurusu
Mevzuat
Yönetmelik Taslağı
Yönetmelik Değişikliği
E-Kitap

E-Akademi de"Makale" kategorisinde
55 sayfada Toplam 272 yazi bulundu.

Makaleler / Articles / Aufsätze / Articles
  '4822 Sayılı Kanunla 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun Uygulanma Alanında Getirilen Değişiklikler Üzerine'

Giriş
4822 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da (TKHK) önemli değişiklikler gerçekleştirilmiş ve özellikle Kanunun uygulanma alanı bakımından daha önceki metinle karşılaştırıldığında kayda değer ölçüde tüketici lehine değişikliklere imza atılmıştır.

Bu bağlamda TKHK’un temel taşını oluşturan tüketici kavramı yeniden tanımlanmış (m.3/e), bu kanun anlamında tüketici kavramının kapsamını sınırlayan bir unsur olan mal kavramının kapsamı önemli ölçüde genişletilmiş (m.3/c), hizmet kavramı yeniden tanımlanmamakla birlikte, bu kavramla doğrudan doğruya ilgili bulunan sağlayıcı kavramı tanımlanmış (m.3/g) ve söz konusu kavramdan muhtelif maddelerde açıkça bahsedilmek suretiyle, hizmet ve hizmet sağlayan kavramları Kanunun temel yapı taşlarından biri haline getirilmiştir. Ayrıca, ayıplı mal ve hizmetler de ayrı ayrı maddelerde düzenlenmek suretiyle hizmet kavramının ve hizmet edimi içeren sözleşmelerin mal kavramı ve satım sözleşmesinin gölgesinde kalması engellenmiştir. Zira, TKHK’nun 4/A maddesiyle getirilen yeni düzenlemenin, kural olarak tüketicinin taraf olduğu bütün hizmet edimi ihtiva eden sözleşmelere uygulanma imkanı bulunduğundan, söz konusu düzenleme hizmet edimleriyle ilgili olarak uygulamada yaşanan sorunların aşılmasında önemli bir adım teşkil etmiştir.

Buna ilave olarak, evrensel anlamda tüketici sözleşmesi olarak kabul edilen, devre tatil (m.6/B), paket tur (m.6/C), mesafeli sözleşmeler (m.9/A), kredi kartları (m.10/A), abonelik sözleşmeleri (m.11/A) gibi tüketici sözleşmeleri Kanun metnine eklenmek suretiyle, Kanunun uygulanma alanı, maddi anlamda genişletilmeye çalışılmıştır.

TKHK’nun uygulanma alanıyla doğrudan ya da dolaylı bir biçimde ilgili olan bu düzenlemelerle Kanunun uygulanma alanı tüketiciler lehine büyük ölçüde genişletilmiştir. Bu incelememizde Kanunun uygulanma alanı konusunda getirilen yeni düzenlemeleri, daha önceki çalışmalarımızda da benimsediğimiz sistematiğe de uygun olarak TKHK’un kişiler ve maddi anlamda uygulanma alanı açısından iki ana gurupta inceleyecek ve Kanunun uygulanma alanı konusunda fazla açık olmayan noktalara açıklık getirmeye çalışacağız.

Yazan : Hasan Seçkin OZANOĞLU
Bu yazı dergimizin 18. sayisinda (AĞUSTOS 2003) yayinlanmis olup.
Simdiye kadar 2124 kez okunmustur.

  'Kuvvet Kullanma Yasağı ve İnsani Müdahale Açısından II. Körfez Krizi'

I.GİRİŞ
ABD ve koalisyon güçlerinin Irak’a müdahalesi ile doruk noktaya ulaşan Körfez Krizi, uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağı ve bunun istisnaları ile insani sebeplerle kuvvet kullanılması diğer bir ifadeyle insani müdahale konularını bir kez daha gündemin üst sıralarına taşımıştır.

Uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılması uzun süre devletler tarafından hukuka uygun olarak kabul edilmiştir. Uluslararası hukukta kuvvet kullanılmasının yasaklanmasına ilişkin ilk önemli adımlar 1920 tarihli Milletler Cemiyeti Misakı,1925 tarihli Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa ve Belçika arasında imzalanan Ren Misakı’yla gerçekleşmiştir. Bu tarihten sonra 27.08.1928 tarihinde imzalanan Briand-Kellog Andlaşması ile de uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanımı önemli ölçüde kısıtlanmıştır.

Fakat bu konudaki asıl ve en önemli adım Birleşmiş Milletler Andlaşması’yla atılmıştır. Andlaşma 2/4. maddesiyle devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanmasını ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunmalarını açıkça yasaklamış ve istisnai olarak hangi hallerde kuvvet kullanılabileceğini de diğer bölümlerinde düzenlemiştir.

Körfez Krizinin uluslararası hukuk bakımından dikkat çeken ikinci yönü, insani müdahale konusudur. Gerçekten başta ABD olmak üzere Koalisyon Güçleri Saddam’ın kendi insanlarına karşı ağır insan hakları ihlallerinde bulunduğu, onların özgürlüklerini sınırlandırdığı bu sebeple Irak halkının özgürleştirilmesi gerektiği ve bu amaçla da Irak’a müdahalede bulunulduğu iddiasını ileri sürmüşlerdir.

Yazan : Ayhan DÖNER
Bu yazı dergimizin 17. sayisinda (TEMMUZ 2003) yayinlanmis olup.
Simdiye kadar 7700 kez okunmustur.

  The Decentralisation of the European Union Competition Law (Türkçe Özeti ile birlikte: Avrupa Birliği Rekabet Hukukunda Yetkilerin Paylaşımı)

Özet:
AVRUPA BIRLİĞİ REKABET HUKUKUNDA YETKILERİN PAYLAŞIMI
Avrupa Birliği Rekabet Politikası, bugüne kadar Avrupa Birliğinin entegrasyonunda her zaman temel araç olarak görülmüştür. Avrupa Birliği Anlaşmasının 3(g) maddesine göre, bu anlaşmanın belli başlı hedeflerinden bir tanesi, ortak pazardaki rekabetin bertaraf edilmesinin önlenmesidir. Bu önemli ve zor görevin yüklendiği organ ise Komisyondur.

Avrupa Birliği Anlaşmasının 211. maddesi gereğince, Komisyonun temeli görevi ortak pazarın işleyişi ve gelişimini sağlamak ve rekabet kurallarını yürütmektir. Bu görevin uygulanmasında komisyon diğer Avrupa Birliği organlarınca, özellikle Konsey ve 17 sayılı Tüzük (rekabet kurallarının uygulanması açısından temel düzenleyici çerçeve) tarafından çok geniş yetkilerle donatılmıştır. Öyle ki, madde 81(3)’e göre eylemlere muafiyet tanınmasında tek yetkili organ Komisyondur. Dahası Komisyon çok geniş soruşturma ve yürütme yetkileri ile donatılmış ve böylelikle bazı durumlarda yargı organlarının divanın görevlerini de üstlenmiştir. İşte Komisyonun hem savcı, hem idareci, hem de hakim rolünü oynadığı, tek yetkili olduğu merkezi bir sistem kurulmuştur.

Böylesine geniş yetkilerin atfedildiği dönemde, temel amacın üye devletlerin farklı hukuklarının uyumlaştırılması, aradaki ihtilafların giderilmesi, Avrupa Birliği entegrasyonun sağlanması olması dolayısıyla, güçlü bir sisteme ihtiyaç duyulmuş ve bu merkezi sistem en uygun çözüm olarak öngörülmüştür. Fakat zamanla gerek dünya piyasalarındaki, gerekse Avrupa birliğinin kendi içindeki hızlı genişleme ve büyüme sonucu Komisyonun iş yükü önemli derecede artmış ve eski merkezi sistem yetersiz, işlevini yürütemez bir hal almıştır.

İşte bu sebeplerden ötürü, Komisyonun iş yükünü hafifletmek için son yıllarda çeşitli yollar aranmaktadır. De minimis(hoşgörülebilirlik) doktrini, blok istisnaların tanınması, comfort letters çözüm olarak denenmiş ama yeterli olamamıştır.

Son dönemde çözüm olarak görülen, çok ilgi çeken yeni bir fikir ortaya atılmıştır. Bu akımın adı ‘decentralisation (yetkilerin paylaşımı, adem-i merkeziyet)’dır. İlk defa 1980’lerde ortaya atılan ve 1999’de de Beyaz Kitap ile önerilen bu kavram esas olarak, karar verme ve yürütme görevinin Komisyon ve üye devletler arasında paylaşılması, böylece ulusal otoritelerin Madde 81(şirketlerin uyumlu eylemleri yoluyla rekabetin bozulması) ve 82’nin (bir şirketin hakim durumu kötüye kullanması) uygulanmasında yetkilerinin artırılması fikrine dayanmaktadır. Bu prensibe birliği ilgilendiren konularda komisyonun karar vermesi, üye devletlerin menfaatlerine ilişkin konularda ulusal otoritelerin yetkili olması esasına dayanan ‘subsidiarity’ prensibi kaynaklık etmektedir.

Yazan : Burcu DAL
Bu yazı dergimizin 17. sayisinda (TEMMUZ 2003) yayinlanmis olup.
Simdiye kadar 2077 kez okunmustur.

  Der Versuch im deutschen Strafrecht - II (Türkçe Özeti İle Birlikte)

IV. Der untaugliche Versuch
A. Der Begriff
Unter einem untauglichen Versuch versteht man einen Versuch, bei dem der Täter irrig Umstände annimmt, bei dessen tatsächlichen Vorliegen das Handeln einen gesetzlichen Tatbestand verwirklichen würde. Entgegen der Vorstellung des Täters konnte er aber aus tatsächlichen oder aus rechtlichen Gründen nicht zur Verwirklichung des Tatbestandes führen.[1] Der untaugliche Versuch zeichnet sich somit dadurch aus, dass die Unmöglichkeit der vollständigen Tatbestandserfüllung objektiv bereits zum Zeitpunkt des Versuchsbeginns feststeht, der Täter dies aber nicht erkennt.

B. Die Strafbarkeit und der Strafgrund
Der Streit der verschiedenen Theorien über den Strafgrund des untauglichen Versuch wurde schon (oben S.1-14) dargelegt, deshalb erübrigt sich eine erneuerte Behandlung dieser Theorien. Die gesetzlichen Anhaltspunkte der Strafbarkeit des untauglichen Versuchs sind zu erläutern.

Dass der untaugliche Versuch unter Strafe steht, folgt schon aus der Begriffsbestimmung des §22. Denn hiernach begeht derjenige einen Versuch, der nach seiner Vorstellung von der Tat zur Verwirklichung unmittelbar ansetzt. Entscheidend ist also die Tätervorstellung von der Tat. Daher sind irrige Vorstellungen des Täters von möglichen Gelingen der geplanten Tat auch als Versuch anzusehen. Noch eindeutiger ergibt sich die Strafbarkeit des untauglichen Versuchs jedoch aus der Regelung des §23 III StGB. Denn das mögliche Absehen von Strafe oder die mögliche Strafmilderung bei dem auf grobem Unverstand des Täters beruhenden untauglichen Versuch weißt darauf hin, dass der Gesetzgeber von der grundsätzlichen Strafbarkeit des untauglichen Versuchs ausgeht.

Yazan : Meral EKİCİ
Bu yazı dergimizin 16. sayisinda (HAZİRAN 2003) yayinlanmis olup.
Simdiye kadar 2139 kez okunmustur.

  1995 Sonrası Kamusal Bütçe Dengeleri ve Bu Dengelerin Cari Açıklar Açısından Değerlendirilmesi (İngilizce Özeti İle Birlikte)

ÖZET
Cari açıkların, bütçe dengeleri ve makro ekonomik dengelerinde bir göstergesi kabul edilen diğer bütçe açıklarına katkı sağlamak amacıyla hükümet tarafından ifade edilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte bütçede, bütçe faiz oranlarının geleceğe yönelik cari açıkları ve bütçe harcama kalemlerini yönlendirdiği de görülmektedir. Ayrıca hükümet borçları da kamusal reel yatırımları yönlendirebilmekte ve zaman zaman da kamusal aşırı borçlanma, yüksek enflasyon oranlarıyla reel bütçe açıklarının artışına da gerekçe oluşturabilmektedir. Bu yüzden herşeyden önce cari açıklar kontrollü bir süreçte tutulmalı ve hükümet pozitif faiz oranları ile vergi yapısı arasında bir denge kurabilmelidir. Böyle bir yaklaşım kapsamında ekonomik faaliyetlerde sürekliliği sağlamak amacına yönelik olarak hükümet, optimal bütçe açıklarının sürdürülmesinde güçlüklerle karşı karşıya kalabilmekte ve kamusal yatırımlar Kamu Kesimi Borçlanma Gereği gibi faktörlerin etkisi ile yetersiz tasarruflar gibi faktörlerle sınırlanabilmektedir. Sonuçta kendi kamusal yatırımlarını arttıran hükümet buna ilişkin harcamalarını Merkez Bankası’ ından finanse etme yoluna gitmekte ve bu durum hem reel büyüme sağlarken hem de aynı süreçte enflasyon oranlarında olası bir artışı da gündeme getirebilmektedir. Diğer bir ifadeyle bu süreçte sermaye transferi ne kadar yüksek olursa, piyasadaki cari fiyatlar üzerindeki parasal büyüme hızı o kadar gecikerek piyasaya yansımaktadır.

Yazan : A. Niyazi ÖZKER
Bu yazı dergimizin 16. sayisinda (HAZİRAN 2003) yayinlanmis olup.
Simdiye kadar 1718 kez okunmustur.


Bulunan Sayfa(lar) : 1/ 2/ 3/ 4/ 5/ 6/ 7/ 8/ 9/ 10/ 11/ 12/ 13/ 14/ 15/ 16/ 17/ 18/ 19/ 20/ 21/ 22/ 23/ 24/ 25/ 26/ 27/ 28/ 29/ 30/ 31/ 32/ 33/ 34/ 35/ 36/ 37/ 38/ 39/ 40/ 41/ 42/ 43/ 44/ 45/ 46/ 47/ 48/ 49/ 50/ 51/ 52/ 53/ 54/ 55/
Site Menu

 




Bu site INTERNETsahibi Int. Hiz. Tarafindan Host Edilmektedir.
Ttec Plus Cep Telefonu Aksesuarı